Dünyaya Seslenen Roman: Koca Karınlı Kent

Tesadüf mü acaba iki kültür arasında sıkışan ve farklı baskılara maruz kalanların yazdıklarının damıtık ve vurucu oluşu?

Suzan Samancı son romanı “Koca Karınlı Kent”te aşkı, ayrılığı ve zorunlu göçün çok sesli gerçekliğini estetizmin büyülü dünyasından yola çıkarak sürgün bir aile üzerinden sunuyor. Roman, estetik ve şiirsel diliyle gerçekliğin kaynağına inerken, adeta toplumdaki her bireyin kendini bulabileceği bir mozaik oluşturuyor. Kendi coğrafyasının varoluşunu çok boyutlu bir perspektiften resmeden yazar, dünyanın herhangi bir yerinde kendimizi başkalarının acıları içinde bulabileceğiniz ve aynı zamanda insan gücünün kontrol edilemeyen dayatmalarına karşın, zorla göç ettirilmenin, savaşın, baskının ve şiddetin insanı nasıl savurduğunu anlatıyor. Bu anlatımın ötesinde, savaşın insanı nasıl yaraladığını ve travmatik hale getirdiğine dikkat çekiyor ki güçlü edebiyatın, insanların nasıl savaştığını değil, savaşın insan üzerindeki etkisinin gücünün edebiyat olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

“Şışşt çok ayıp onlar da bir insan”

İnsanlığın varoluş sorgusunun kaynağından beslenen bu serüvende, onlarca sayfayı kendini insan olduğuna inandıran şeyin ne olduğunu okuyucuya hissettiriyor ve büyük kentlerde yaşayabilmek için gerekli olduğuna inanılan parasal gücün ceplerimize inen soğukluğu bir ayna gibi yüreğimize yansıyor. Kimliksizlik ve ekonomi, bir aileyi göç etmeye iten başat nedenleri oluştururken, göçün sürüklediği insanların “insan” olma değerleri bile tartışılır hale geliyor. Bu yüzden “nereye giderlerse gitsinler kimlikleri okunuyor yüzlerinden”

Romanda savrulan ve kendi aidiyetlerine tutunmaya çalışan bir ailenin sosyolojik, siyasi ve kültürel çatışkıları derin analizlerle verilmiş. Çikolatayı reddeden ve alafranga tuvalete oturmayan nine, kot pantolon giyen gelinine isyan ederken, günümüz gerçekliğin somut yüzüne dönüşüyor. İçimizin bütün sokaklarına kadar işleyen değişimin pantolon, tayt ya da bir şapkada kendini bulan realitesinin, geleneksel aklın içine damıtılmadığı seslerin romanı… Geleneklerin ve kültürün gücünü roman kahramanları kulağımıza fısıldarken, yaşam dinamizminin yanında, değişimin mutlak olduğunun gerekçesini okuyuculara şu cümle ile sunuyor “yerinde sayan sözcükler ölür, yürüyen sözcükler doğurur.’’(s.109)

Koca Karınlı Kent”e zorunlu olarak göçen ve geleceğin korkunç bilinmezliğinde yol alan ailenin, ayakta kalmak için tek çaresi birbirlerine tutunmalarıdır. Olağan duruma dönüştürülen acı geçmişleri, koca bir kentin insafsızlığında para kazanmaya başlayan, değişen ve insafsızlaşan baba figürü, devlet-baba ve koca kent birbirini yutan aynı sese dönüşüyor. “Feodal şatolarda mavi sakallı vampirlere kanlarını emdirirler her gece… Babamın da sakalı maviye döşüyor ya da biz yenice fark ediyoruz ‘’(s.79)

Her gece haritada aradığımız ve bir türlü bulamadığımız ülkenin yorgunuyduk.” Aidiyet sendromunun dayanılmaz özgürleşme isteğine dönüştüğü dünyaların şiirsel çığlığı ve arayıp bulamadığımız ülkelerin ayak izidir koca karınlı kent. Yatağına gömülüp, akan insanlık tarihinin dışa vurulmuş ve bilenmiş keskin yüzünü kendi coğrafyasında yaşayan ve bu yaşanmışlığın en çarpıcı şekilde ruh bulduğu roman “Koca Karınlı Kent”

İnsanın var ettiği her türlü dayatmanın çirkin yüzüne maruz kalan coğrafyanın, iktidarlar tarafından yaratılan yok oluş senaryosuna karşın, inatla yaşama tutunmuş küçük bir ailenin, her bireyinin zorunlu olarak yüklendiği sorumluluğunun gerçekliği, iç ses tekniği ile düş- sanrı ve gerçeklik üçgeninde şiirsel senfoniye dönüşüyor.

Tesadüf mü acaba iki kültür arasında sıkışan ve farklı baskılara maruz kalanların yazdıklarının damıtık ve vurucu oluşu?

Okurken içimizin derinliklerine büyük bir kaygı salan roman, herkesin romanı olmayı başararak bu sorunun cevabını ustalıkla veriyor.

“Cennet nerede? İyi insanların rüyasında”

Ve bizler, kendi rüyalarımıza ulaşamayacak mıyız? Karanlığın, uykunun, o kontrol edilmeyen uyuşukluğunda, bilincin herhangi bir kırsal boşlukta kendini bulduğu; zaman kavramının o kısa aralığında sonsuz bir yaşamın içinde olduğuna inandığımız cennet, kalantor insanların ölüm emrinden önce gelmeyecek mi hiçbir zaman? Herkesin günlük yaşamı içinde uğraşmakla yükümlü olduğu sanrısının sonucu, kalabalık caddeler, kahveler, camiler, alışveriş merkezleri gibi denizin dibinde kalmamıza neden olan ağırlıklardan çekip yalnızlık insanı besler” (s.70)  vurgusu, aslında ötekileştirilenlerin isyanıdır. Nitekim Suzan Samancı da bir röportajında “yalnızlığı karşıtım yapmayı öğrendim bir ölçüde” diyor. Belki de yalnızlık ötekilerin zorunlu sığınağı.

Roman kahramanı Havin, bir ülkeye gitmenin zorluğunda kendini bulan ve gidemeyince, ölmek isteyen; ancak ölmeyen bir okuyucunun boğuntulu sesleri arasında gerçek aşkı bir defa bulan ve gerisini unutmak için perende atmaktır, diyen Ermeni Bayzar, Laz Gonca, Rembetiko, askerdeki kocasından haber alamayıp, kocasının asker botlarını boyayan Dertli Nazife bir görünüp bir kaybolan ancak hiç unutulmayan büyük karakterlere dönüşüyorlar. Memleketinden kopup koca karınlı kente gelen çocuk Havin, “Koca Karınlı Kent”e dayanmak için dağa giden amcasının hediye ettiği kuşa sığınır; evleri ablukaya alınınca Kara denize kaçar ama orada da insanlar tedirgindir. Asker cenazeleri gelir; hüznün, acının ve yasın dili birdir. Verimli hilalden başlayan ve büyük çatılı binalar arasından kaçarak Karadeniz'in ölü uyandıran maviliğine yürürken, buluyorsunuz kendinizi. Ardından şiirin doğa ile bütünlüğüne tanık oluyorsunuz.

Günah elbisesinden kurtuluşun reçetesinde varmış gibi kullandığı “günah aşısı” (s.64) ve sahte cennetlerde hurilerin beklediği düşüncesinin aklın diplere çeken bir bataklıktan başka bir şey olmadığı, romanın ironik dili, gülümsetip fazlasıyla düşündürüyor.

“Koca Karınlı Kent”lerin var ettiği “kurgu insan’’; aşka, özgürlüğe, yalnızlığa, korkuya ve insanlığa dair her şeyin, ilmik ilmik işlenmesi ve okudukça bir kez daha okuma isteği duyuyor insan.

Ve insanlar… Korkunun damağında bozulan huzurlarının, bir daha bulunamayacağını bilen ama yine de üretkenliğin, emeğin ve özlemin birleştirici gücünü görüp umuda sığınan insanların ve herkesin romanı.

Suzan Samancı, dilimizin ucunda nasır tutan yaşanmışlıkları ve içimize kaçışlara neden olan her türlü gerçekliğin ana rahmine iniyor. Kendi coğrafyasında tanık olduğu sosyal, siyasi çalkantıların, insanın insan ile beslendiği ve modernitenin tepetaklak düştüğü meydanda, devinimlerin sarmalında kendini bulan her bireyin veya yok olma tehdidiyle karşılaşan tüm insanların mücadelelerini, edebiyatın varoluş kaynağına indirgeyerek, şiirsel dilin büyüsü ile dünyaya sesleniyor. “Koca Karınlı Kent”lerdeki fısıltılar, Samancı’nın kaleminde kimlik sahibi çok boyutlu seslere dönüşüyor. (DM/HK)

Suzan Samancı hakkında

1962’de Diyarbakır’da doğdu. Edebiyata şiir yazarak adım attı. İlk şiirleri 1985 - 1987 yılları arasında yayımlandı. Eserlerinin bazıları Almanca olarak İsviçre’de, Flamanca olarak Belçika’da, İsveç’te, İspanya ve İtalya’da ve Kürtçe olarak Türkiye’de yayımlandı. 1997 yılında Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülü aldı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Öyküleri yabancı dillerde birçok antolojide yer aldı.

Kitapları: "Halepçe'den Gelen Sevgili" (Sel Yay. 2009), "Reçine Kokuyordu Helin" (Sel Yay. 2011) "Korkunun Irmağında" (Sel Yay. 2011), "Suskunun Gölgesinde" (Sel. Yay. 2012).

"Koca Karınlı Kent" Ayrıntı Yayınları'ndan 2016'da yayınlandı.


Diyarbakır - BİA Haber Merkezi

17 Aralık 2016, Cumartesi

Deniz Mahabad