2007 Venezuela Referandumu Üzerinden Bir 16 Nisan Okuması

Chávez hem içerideki çatlak sesleri bastırıp mutlak gücü elinde toplamak hem de uluslararası kamuoyuna diktatör olmadığını ispatlamak istiyordu. Fakat öyle olmadı.

Venezuela Türkiye’ye en az benzeyen ülkelerden biri olabilir; gerçi iş oraya geldiyse, Türkiye’deki pespayelikle yarışacak tek bir ülke bulamayız. Ama yine de ulus-devletler çağında analojiler (örneksemeler), sınırlarını doğru çizmek kaydıyla, ön açıcı olabilir.  

Bu çerçevede, sonda söylenmesi gerekeni en başta söylersek, iktidarda geçirilen uzun süreyi bir referandumla (ama evetçileri ile hayırcıları bizdekinden farklı olan bir referandumla) pekiştirmeye çalışan iki iktidar haricinde iki ayrı siyasi birimden bahsediyoruz. Birinde, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz (ben yeterli görmeyenlerdendim), toplumu daha ileriye götürmek için çoğunlukla o toplumun fertleriyle beraber hareket eden bir sol iktidar varken; diğerindeyse siyaseti ikbal avcılığı olarak gören din istismarcısı bir sağ iktidar var. Birinde, daha önemlisi, kitleler uzunca bir süredir kendi kaderlerini tayin etmek için inisiyatif alarak sokağa inmiş, hatta 2002 darbesinden sonra Chávez’in meşhur sözünde cisimleşen “evinize dönün” çağrısına rağmen evlerine dönmemişken; diğerinde, iktidarın Gezi sonrasındaki Saraçhane mitinglerinden başlayıp 15 Temmuz’la hız kazanan paramiliterleşme eğilimine karşın iktidar cephesinde (ya da solda) böyle bir seferberlik hali yoktur.

Yine de bütün bu farklılıklar arasında birtakım benzerlikler öne çıkıyor ve bize 16 Nisan’da neden kitlesel bir şekilde “Hayır” demenin işe yarayabileceğine dair ipuçları sunuyor.  

1999’da seçimle işbaşına gelip 2002’de kurgu olmayan bir darbe girişimini atlattıktan sonra tedrici olarak sola kayan ve Venezuela’ya “21. Yüzyıl Sosyalizmi”ni getirmek istediğini ilan eden Hugo Chávez; yüzde 60 oyla ezici bir zafer kazandığı 2007 seçimlerinden çok kısa süre sonra, anayasa değişikliği için referanduma gitme kararı aldı. Kasım 2015 seçimlerindeki zaferinden sonra iktidarını perçinlemek isteyen Erdoğan’ın sunduğu teklif kadar hilkat garibesi olmasa da, Chávez’in teklifi işçi ve emekçilere yönelik birtakım reformların dışında tek bir başlıkta temerküz etmişti: 2012’den sonra yeniden seçilebilmesini engelleyen maddeyi kaldırmak istiyordu. Ve yine bizde olduğu gibi, bir kez daha ve bir kez daha halkı sandığa çağırıyordu (son 10 yılda 13. seçimdi).

Chávez 30 milyonluk ülkede 10 milyondan fazla oy almış olmasına karşın, hem içerideki çatlak sesleri bastırıp mutlak gücü elinde toplamak (solun içinde çok farklı kesimlerden eleştiriler alıyordu) hem de uluslararası kamuoyuna diktatör olmadığını ispatlamak istiyordu. Fakat öyle olmadı. Venezuela’daki kitlelerin Chávez’e sevgisi Türkiye’de Erdoğan’a duyulan sevgiden çok daha fazla olmasına rağmen, kitleler sandığa gitmeyip pasif bir boykot gerçekleştirdiler ve karşıdevrimci cephe de bilakis aktif bir şekilde sandığa gidince Chávez küçük bir oy farkıyla referandumu kaybetti. Kitleler karşıdevrimcilerle mücadele söz konusu olduğunda Chávez’e canla başla destek verirken, Chávez konuştuğu kadar iş yapmayıp daha fazlasını istediğinde “o kadar da değil” demişlerdi! Chávez yıllardır mağduriyetlerden (birçoğu uydurma olmayan mağduriyetlerdi) dem vuruyor, “bunlaar”ı suçluyor, ama kitle desteğine rağmen beklenen sosyalist hamleler bir türlü gelmiyordu. Bolivarcılar referandumda Chávez’e “evet”i vermeyerek, “Yanındayız, ama hep aynı türkünün çalmasından da sıkıldık” mesajını iletmişlerdi. Yanında olduklarını ertesi yıl Chávez’e bir seçim daha kazandırarak göstereceklerdi.

Türkiye’yle benzerlik bilhassa burada devreye giriyor. Bizde de kitlelerin Erdoğan’a teveccühünde bir azalma yok. Bilakis Erdoğan “darbe mağduru” olunca daha da kıymete bindi. Ama yıllardır iktidarda olmanın sadece yıpratmışlığı değil, yıpranmışlığı da var. AKP iktidarının kendi yandaşlarını semirtip palazlandırmak olduğunu, din adına her türlü ahlaksızlığa cevaz verildiğini AKP seçmeninin önemli bir çoğunluğu da görüyor (görmek ile siyasi tavır arasında mekanik bir ilişki olmaması bu gerçeği değiştirmez). Erdoğan tam da böyle bir “bana ne” tepkisinden korktuğu için bu kampanya döneminde düşmanlaştırma gazına her zamankinden daha çok bastı ve eskiden küçük bir kesime layık gördüğü terörist yaftasını ülkenin yarısına yapıştırdı.

Geçenlerde Dilipak’ın, ”Hayır çıkarsa hükümet düşer” açıklamasını da bu bağlamda, sayısız sabuklamadan bir diğeri olarak okumak yerine, “Mesele başkanlık olmaktan çıktı, alnı secde görmüşlerin iktidarı elden gidiyor” telaşı olarak alabiliriz. Aslında ben bu Hollanda, Almanya vb. didişmelerini baştan itibaren AKP’nin oyunu artırma çabasından ziyade sağlamlaştırma girişimi olarak görüyorum: AKP kendi tabanını ikna edebilmiş değil ki, yeni denizlere yelken açsın. Bu bakımdan Erdoğan –aradaki tüm siyasi farklara rağmen, bir analoji kurduğumuzu unutmazsak– pekâlâ Chávez’le aynı kaderi yaşayabilir. Bu yüzden boşvermeyip sandığa gitmek ve tabii sandığa sahip çıkmak gerekiyor.  

Kuşkusuz, seçimler tek başına bir anlam ifade etmiyor. Dahası her şey bizim elimizde değil. Bu iki ülkenin kaderini birbirine bağlayan ve bizde siyasi analizlerde genellikle yok sayılan bir etken daha var: Burjuvazinin, daha özelde mali sermayenin kâr oranları. Kopartılan onca yaygaraya rağmen (bugün Erdoğan'ı tatlı dille eleştiren bir-iki Batı gazetesine kıyasla, halkının refah seviyesini öyle ya da böyle yukarı çeken ve birçok ülkedekinden daha demokratik bir işleyiş oturtan Chávez yönetimine, başta Economist olmak üzere Batı medyası ağza alınmayacak hakaretler yağdırıyordu), Chávez döneminde bankalar ülke tarihinin en büyük kârlarını elde etti; devlet tahvillerini alıp satarak muazzam servet biriktiren türedi rantiyeciler eskinin egemenleriyle hemhâl oldu.  

Bizde de burjuvazi yıllardır iş cinayetlerinden esnek çalıştırmaya dizginsiz bir sömürü temelinde kârına kâr kattı. Bu yüzden önünde el pençe divan durdukları Erdoğan iktidarına gıklarını çıkarmadılar, bilakis destek verdiler. Her ne olursa olsun, seçimlerde tecelli eden çoğunlukla halkın iradesi değil, sermayenin bu eğilimi oluyor.

Kritik soru şu: Sermaye bu dengesiz Bonaparte'tan bıktı mı? Bilmiyoruz. Buna teorik bir cevap verebiliriz: Kâr oranlarının düşme eğiliminde olduğu emperyalizm çağında geç kapitalistleşen ülkelerin burjuvazisi daha da ürkek ve muhafazakâr olur, elindekiyle yetinmeyi fazilet haline getirir. Yani bu ödlek sınıftan beklentisi olan safdiller varsa çok ümitlenmeseler iyi olur. Aynı soruyu genişleterek, göbek bağı olduğu ABD-AB burjuvazisi için de sorabiliriz: İktidara taşıdıkları bu Bonaparte’tan onlar bıktı mı? Bu konuda da kesin bir evet diyemiyoruz, çünkü ancak son birkaç aydır somut bazı tepkicikler görüyoruz. Ama şunu biliyoruz: Batı burjuvazisinin demokrasiye bağlılığı ve ulusal egemenliğe saygısı ancak laftadır. Devirmek isteselerdi, tarihî örneklerden biliyoruz ki, çoktan devirirlerdi ve bunu da öyle toplantı iptal edip kıytırık birkaç manşet atarak yapmazlardı.

Nihayetinde burjuvazi kendini kurtarır, olan bize olur. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız ve referandumda sağlam bir “HAYIR” bunun için iyi bir başlangıç olacaktır. (FBA/ÇT)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

15 Nisan 2017, Cumartesi

Ferit Burak Aydar