“Anan Öleydi Oğul!”

Diyarbekir’e birkaç ay önce oğlunun yanına gelip hasret gideren, memleketin son hâl û ahvaline mahallesinin son durumuna içerleyerek hüzünlenen, yaşı nedeniyle organ yetmezliğinden öte yakaya göçen bir ana öte yakaya göçtü.

Adı Hatun, 1915 büyük felaketinin mağdurlarından Qubîn-Beşirili Garabêt ile Sasun-Mereto’lu Eva’nın kızı; Diyarbekir Çaroxî (Çarıklı-Fabrika) 1931 doğumlu. Yine bir başka mağdur; Licê’nin Melê köyünden Yaqub-Kekê Yaqo’nun eşi. Ve tabii Diyarbekir Xançepek-Gâvur Mahleli “Fılle” Udi Yervant’ın anası.

Yirmi küsur yıllık uzak düşüşten sonra, iki koca “Sevda”nın (Biri hafızadan asla silinmeyen memleket, diğeri gönül meselesi) izini sürüp memlekete “kesin dönüş” yapan bir has memleket evladının kentin eski ve kadim şeceresine yeniden kaydolmasıyla küs bir muhabbetin canlanmasının anası…  

İşte o ana, Hatun Ana tam da bir başka büyük felaket 6-7 Eylül 1955’in yıldönümünde İstanbul Surp Haç Tıbrevank Ermeni Kilisesindeki törenin ardından İstanbul Üsküdar Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığına defnedildi. Vasiyeti üzerine 1992 yılında bir 23 Nisan günü vefat eden can yoldaşı Kekê Yaqo’nun yanı başına…

Çok ama çok uzun hikâye! Hikâyenin yazıldığı kadar olanını 2012’de yayınlanıp birkaç baskı yapan “Ula Fılle Hoş Geldin” (İletişim yy. 2012) kitabımda paylaştık.

Benim Hatun Anayı tanımam / tanışmam Yervant’ı tanımamdan hayli sonradır. Ama Hatun Ana’nın beni tanıması ve bir ana gibi beni sahiplenmesi ise benim ana rahmine düşmem ve doğumumla birliktedir. Benim hikâyemize vakıf olmam ise Ula Fılle Hoş Geldin kitabımın yayınının hemen öncesindedir.

Kitap hikâyenin orijinalitesi nedeniyle hemen şimdi hikâye edeceğim mevzu ile başlar…

Kitabı yazma sürecimde tam da “Nenem, dedemin satış amacıyla madraptan eve getirdiği pirinci, komşulara satarken muhakkak ki her kiloda biraz fazla verirdi. Babam, tıpkı melek anasına çekmişti, hep ‘bizim hakkımız fazla olsun, komşularımıza geçsin. Allah yukarıda görüyor’ derlerdi. Hele babam, ‘Oxlim (oğlum) mert adamdan zeval gelmez. Ne kötilıx (kötülük) gelirse temah (cimri) adamdan gelir’ derdi” dediğibölümü yazıyordum ki, o akşam şimdi rahmetlik olan anam bize gelmişti.

Biz Kürtlerin, bir araya geldiğimizde illa ki eskileri, eski Diyarbekir’deki hayatı konuştuğumuz / konuşulduğu bir gerçek. O gecede öyle oldu. Yine konu, konuyu açtı. Hele anlat ana dedim, şu benim doğum hikâyemi, bir daha anlat!

Daha önce “Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım” (İletişim yy. 2003) kitabımda paylaşmıştım anamın anlattıklarını: “Hatun isminde bir Ermeni komşumuz vardı. Hatun’un bir isteği olmuştu, o isteğini yerine getirdik. Dedi ki Hatun; ‘çocuğun olursa ilk olarak benim alıp getireceğim kıyafeti giydireceksin. Söz ver.’ Çok samimiydik Hatunla. Beş çocuk doğurmuştum peşpeşe, beşi de bir yaşlarını doldurmadan ölmüştü. Çocuklarım öldüğünde ya da düşük yaptığımda Hatun benim gibi çok üzülüyordu. Hatun’un isteğini tabi ki kabul ettim. Doğumumdan birkaç gün önce o zıbını ve kıyafetleri eve kendisi getirdi. Doğum günü eve Ebe Sahper Hanımı getirdiler. Toplu ve güzel, gürbüz bir çocuk olarak doğdun Ve doğumundan sonra o kıyafetleri Hatunla birlikte sana giydirdik.”Kitapta tastamam böyle yer almıştı anamın anlatısı.

İşte o gece anam daha önce anlattığı ve kitaba giren bilgilere ek yeni şeyler anımsamış ve konuşuyordu: “O gün sen doğduğunda, Hatun önce seni uzun entari gibi olan gömleğinin içinden, vücudundan üç kez geçirdi. Sonra da getirdiği zıbını kendi elleriyle sana giydirdi. Ermeniydi Hatun ve çok samimiydik, sık görüşürdük. Hatta biz Alipaşa mahallesindeki Çeltik Kilisesinin (Surp Sarkis Kilisesi) ana kapısının tam karşısındaki kiracı olduğumuz evden çıkıp, Hasırlı Mahallesine Ermenilerin içine taşındıktan sonra daha sık görüşmeye başladık.

Çünkü Hatungil de o mahallede oturuyorlardı. O zamanlar Hatungilin evlerine madraptan pirinç gelirdi ve Hatun’un oğlu gelir derdi ki; ‘Anam deyi ki, pirinç geldi, bitmeden gelin alın.’ Hatun’un hatırladığım kadarıyla iki oğlu vardı. Ve biz pirincimizi Hatungil Diyarbekir’de oldukça onların dışında başka hiçbir yerden almadık.”

Anam bu bilgileri paylaştığı sırada eşim Belgin müdahale etti ve “Vallahi annenin bu anlattıkları sanki Yervant’ın annesi Hatun Teyze’ye benziyor. Yaşı, anneyle aynı, üstelik mahalleniz de aynı. Ayrıca sana kıyafeti getirip giydiren de komşunuz Hatun isimli biriymiş. Hele bir Yervant’a sor. Yervant’ın anası olmasın!” dedi. O esnada ben de pirinç hikâyesini anımsayıp meraklanmıştım. Elbette olabilirdi.

O gece Yervant Amerika’dan telefon açınca konuyu olduğu gibi kendisine açıp konuştuklarımızı paylaştım. Yervant telefonu kapadıktan sonra İstanbul’u anası Hatun’u aramış ve geceyarısı yatağından kaldırıp sormuş. Sonra tekrar beni aradı ve “Abi kesinlikle doğrudur. Anam olduğu gibi hikâyeyi hatırlıyor. Hatta babanın işini, kaç kardeş olduğunuzu bile, ben söylemeden kendisi anlattı”.

Bunun üzerine kitap Udi Yervant’la bir “Zıbın Kardeşliği” üzerine şekillenmiş oluyordu.

İşte Diyarbekir’e birkaç ay önce oğlunun yanına gelip hasret gideren, memleketin son hâl û ahvaline mahallesinin son durumuna içerleyerek hüzünlenen, yaşı nedeniyle organ yetmezliğinden öte yakaya göçen bir ana öte yakaya göçmüş oldu.

25 yıl önce defnedilmiş babası Kekê Yaqo’nun mezar taşına nakşettiği beş kıtalık şiirin bir dizesinde Udi Yervant diyordu ki; “Bir hoş sada olup toprakta kaldın”. Hatun ana, oğul Yervant’ı bizim evde birlikte uduyla çalıp söylerken dinlediğinde; “Yervo’nun sesi ne ki! Hele bi de babasını dinleyeydiniz.”

Şimdi ikisi birlikte memlekete uzak bir başka memleketin soğuk ve yabancı mezarlığında kırık, melul ve de mahzun bir tını dinleyecekler Seyfettin Demir’in şiirinin dizelerinde ifade edildiği üzere!

Biz ise memleket jargonun gerçekliğiyle sesi, tınıyı dinleyip “he babam he, anan öleydi oğul” derken, ana’nın sahiden öldüğünü varsayarak…

“Bir keder daha buluştu toprağıyla

 Bir ut daha anasız çınlatacak

 Yıkık dökük Diyarbekir Küçelerini

 Eyvan edilmiş bir ev daha

 Yalnız söyleyecek türkülerini…” (ŞD/YY)


-

09 Eylül 2017, Cumartesi

Şeyhmus Diken