Osmanlı'da Kadınlar: Kamusal Alanda Olmak ya da Olmamak

Hanedan kadınlarını Harem’in duvarları arasına hapseden Osmanlı geleneğinin kırılmaya başlamasıyla, kadın sultanlar çeşitli eserler yaptırarak kamusal alanlarda siyasi gücünü tescil ettirirler.

Osmanlı Devleti’nin, eski Türk devletlerinden miras aldığı birtakım alışkanlıkları ve gelenekleri kuruluş devrinin sonuna dek muhafaza ettiği bilinir. Bunda göçebe beylik yapısından yerleşik ve teşkilatçı bir devlete henüz geçememiş olmasının rolü vardır.

Osmanlı’nın emsal aldığı bu devlet geleneği içinde padişah eşi olan kadın sultan, eski Türklerde kamusal ritüellerde ve iktidarda hakan ve hatunun yan yana yer alması gibi, idari yapıda rol oynar, kamusal alanda sık sık görünür. Ne var ki, bu durum İstanbul’un fethinden sonra değişir. Bu dönemden sonra Osmanlı Devleti eski Türk Devletlerinden devraldığı alışkanlıkları bir bir terk etmeye başlar. Osmanlı, Bizans’ı ortadan kaldırdığını zannededursun, onu kendinde yaşatmaya devam eder. Başta Fatih Sultan Mehmed (1432-1481) olmak üzere pek çok padişah ve devlet görevlisi Bizans’ın idari yapısını, saray adabını ve bazı alışkanlıklarını Osmanlı’ya uyarlar.  

Devletin teşkilatı ve yapısı değişirken, elbette hanedan kadınlarının konumları da değişmeye başlar. Osmanlı, aynı Bizans’ta olduğu gibi kadınlarını –aslında fetihten çok daha önce yine Bizans’tan ithal ettiği- Harem kurumunun hiyerarşisi içine hapseder.

Başta saray kadınları olmak üzere kadınların kamusal alandan dışlanması ve özel alana mahpus olması, halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Emevi ve Abbasi kültürünün saray içine sızmasıyla daha da pekişir. Hanedan kadınlarının iktidarda söz sahibi olmak için yaptığı her girişim ulema ve halk tarafından sert bir şekilde eleştirilir. Ve bu uzun zaman böyle devam eder.

Ne var ki, hanedan kadınlarını Harem’in duvarları arasına hapseden Osmanlı geleneğinde Kanuni Sultan Süleyman’ın (1494-1566) hükümranlığından itibaren bazı kırılmalar görülür. Şehzadelerin padişah olmak için gereken eğitimi aldıkları sancağa gitme usulünün Kanuni döneminde tavsaması, daha sonra I. Ahmed (1589-1617) döneminde tamamen terk edilmesi sonucunda, eskiden oğluyla sancağa giden kadın sultanlar sarayda padişahla birlikte kalmaya başlarlar. Bilhassa padişahların savaşlara katılmayıp vakitlerini sarayda geçirdikleri bundan sonraki dönemlerde padişaha fiziksel olarak yakın olan saray kadınları devlet işlerinde daha etkin olur, iktidarı padişahla paylaşırlar. Kimi zaman da padişahın devleti yönetme salahiyetinden yoksun olduğu durumlarda, iktidarı tek başına kendi ellerinde tutarlar. Nitekim kendinden önceki kadınlarda emsaline rastlanmayacak kadar kudrete sahip olan Kösem Sultan (1590-1651), gerek oğlu İbrahim’in (1615-1648) akli yönden kusurlu olması, gerekse torunu IV. Mehmed’in (1642-1693) çocuk yaşta iktidara geçmesi sebebiyle ülkeyi tek başına idare eder.

Kadın sultanlar, sahip oldukları bu önemli gücün yanı sıra, kimi zaman törenlerde boy göstererek, vakıflar kurarak, çeşitli eserler yaptırarak kamusal alanlarda siyasi gücünü tescil ettirirler. Bu saikle, toplumun yararına çeşitli hizmetler sağlayan vakıflar kurdururlar. İmparatorluğun dört bir yanında, ama en çok İstanbul’da çeşme, sebil, imaret, cami, kervansaray, hastane, tabhane ve mescit gibi eserler yaptırırlar. Bunda elbette hayırseverliklerinin de rolü büyüktür. Bu kadınlar çeşitli medeniyetlere kucak açmış şehrin yeniden yapılanmasında önemli rol oynarlar.

Geleneksel toplumlarda kadınlara çizilen sınırlarının dışına çıkıldığında, kadınların kendilerine ait olmayan bir sahayı işgal, hatta gasp ettiği düşünülür. Kadınların, Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren devlet işlerinde ve kamusal ritüellerde daha etkin olmaları, adeta siyasi bir figür haline gelmeleri elbette tepkileri de beraberinde getirir.  Dönemin vakanüvisleri ve tarihçileri, devlet işlerinde etkin rol alan bu kadınlar için “padişahın zaaflarını kullanarak iktidarı ele geçirdi”, “hırslı ve haris sultan iktidarı kötüye kullandı” şeklinde ifadeler kullanırlar. Bu ataerkil tarih yazımı, Osmanlı’da hükümranlığı paylaşan kadınları karalayarak tarihe kaydeder. Bugün hala bu bakış açısını sürdüren tarihçiler, Osmanlı’nın gerilemesini, sanayi devrimini yakalayamaması veya aydınlanmadan nasibini almaması kadar “kadınların devlet işlerine müdahalesi” ile açıklarlar.

İstanbullu sanatseverlerin gözde modern sanat müzelerinden biri olan SALT Galata’da 26 Kasım’a kadar devam edecek olan İşverenler Sergisinde gösterilen Osmanlı İstanbul’unda Kadın Bani Yapıları Haritası, hanedan kadınlarının şehrin meydanlarında, cadde ve sokaklarında yaptırdıkları tüm eserlerin izini sürülerek hazırlanmış.

Kadınların çeşitli mimarlara yaptırdıkları eserlerin harita üzerinde işaretlenmesiyle ortaya çıkan bu çalışma, kadınların bıraktıkları eserlerle ilgili ayrıntılar ve çeşitli hikayeler de içeriyor. Diğer ülkelerde yapımını devletin üstleneceği eserlerle kadınların kent mekanlarının inşasındaki katkılarını da gözler önüne seriyor. Üstelik bu haritada hanedan dışından varlıklı ve nüfuz sahibi kadınların kazandırdığı eserleri görmek de mümkün.

Hukuki anlaşmazlıklarda bir kadının şahitliğini yeterli görmeyen, kadını özel alana mahsus bir varlık olarak tanımlayan Osmanlı’da, varlık ve nüfuz sahibi bu kadınların yaptırdıkları eserlerle kamusal alanda ne denli görünür ve etkin olduklarını öğrenince insan şaşırıyor elbette. Üstelik günümüz Türkiyesinde çok sayıda varlıklı ve nüfuzlu kadın olduğu halde kent meydanlarında ve caddelerinde kadınların yaptırdıkları eserlerin neden bu kadar az olduğunu da düşünmeden edemiyor. (MK/ÇT)

* Fotoğraf: SaltOnline.com, Mustafa Hazneci (İşveren Sergisi, SALT Galata, 2017)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

11 Kasım 2017, Cumartesi

Merve Küçüksarp