Babıâli’de Kadın Olmak

Murat Çelikkan'ın Deniz Türkali'yle yaptığı nehir söyleşisinden "Babıâli'de Kadın Olmak" bölümünü yayınlıyoruz. Türkali kadın gazeteci olmayı, tacizleri, küçümsenmeyi anlatıyor.

Murat Çelikkan, Deniz Türkali ile "...daha dans edicem" adlı nehir söyleşi için konuşmaya 2012'de başlamış. 416 sayfalık uzun bir söyleşi için uzun bir söyleşi dönemi yaşamışlar. Çelikkan kitabın sonsözünde şöyle diyor: "Biz bu kitabı konuşmaya başladığımızda deniz 'Bıdı'sını, 32 yıllık hayat arkadaşı Atıf Yılmaz'ı (5 Mayıs 2006), kaybetmişti. Röportaj süresince annesi Merih Hanım da (1 Kasım 2013) bizden ayrıldı. Röportajı bitirip yazıma geçtiğimizde babası Vedat Türkali'yi de (29 Ağustos 2016) kaybettik."

Yakın iki arkadaş olan Murat Çelikkan ile Deniz Türkali'nin böyle bir kitabı yazmaya karar vermelerinin hikayesi de şöyle:

"Bu kitap Deniz'le dedikodu yaparken ilgilenip dinleyip 'bunu kitap yapsanıza' diyen Meltem Aslan'ın önerisiyle başladı. Yaklaşık beş yıl sürdü. 35 kez bir araya gelerek konuştuk."

Çelikkan, sonsözün son cümlelerinde arkadaşı Deniz Türkali'yi şöyle anlatıyor ve kitabın isminin nereden geldiğini de anlatmış oluyor:

"Bu kitap bütün dünyayı görmek isteyen, daha 'bale yapmak, dans etmek isteyen' bir kadının hikayesi. Asla yılmayan, en kötü durumda bir çıkar yol arayan ve bulan, çıkar ilişkilerini küçümseyen aşksız yaşayamayan ama en çok dostlarından vazgeçemeyecek olan çok özel bir kadının hayat hikayesinin bir kısmı. Çünkü Deniz'i dört yüz sayfaya sığdırmak imkansız. Hem daha dans edecek..."

Tiyatro - sinema ve dizi oyuncusu, senarist, müzisyen ve gazeteci Deniz Türkali'nin hayatını anlatan kitaptan Deniz Türkali'nin gazetecilik yaptığı dönemi aktaran "Babıâli'de Kadın Olmak" başlıklı bölümü yayınlıyoruz.

Özellikle Babıâli’de çalışmış kadın gazeteciler, hiç tacize uğramadıklarını söylerler. Hâlâ yayın kuruluşlarının üst düzey yönetimleri erkek egemenliğinde, o zaman hayda hayda öyleydi. Sen de hiç tacize uğramayanlardan mısın?

Eh, tecavüze uğramadım ama taciz ve tecavüz yeltenmelerinin faillerinden söz etmeyeyim. Hayattalar çünkü. Şimdi buradan baktığında o zaman da gördüğüm bir şey vardı. Genç ve güzel bir kadın olmak, eğer bunu kullanarak bir yere varmak istemiyorsan, evet engeldi. Önce küçümseniyorsun, mesela aptal sarışın muamelesi görüyorsun. Eğer öyle davranmazsan, üstelik bilgili, akıllı vesaire bir şeysen, o zaman engelleniyorsun.

Nasıl?

Yazın çıkmıyor, haberin çıkmıyor, habere gönderilmiyorsun.

Ne bekliyorlar?

Ne bekleyecekler? Kadınlık kullanarak kariyer yapmak istiyorsan, yapabilirsin. Tabii bu, o zaman öyleydi, şimdi nasıl oluyor bilmiyorum. Ya da tamamen aseksüel olacaktın. O zamanlarda kaç tane kadın muhabir vardı ki?

Senin çalıştığın dönemde yönetici kadın var mıydı hiç?

Yoktu. Orada, yazı işlerindeki ilk kadın zaten Azer’di (Bortaçina). BabIâli’de, Azer de zaten genç, güzel, hoş bir kadındı. Sapıkça işine düşkündü, deli gibi çalışırdı, hakikaten, yani oradaki erkeklerden hepsinden daha çok çalışırdı. Ama Azer’in orada hak ettiği yere hiçbir zaman gelmesi mümkün değildi. Nitekim gelmedi de. Yani şu anda genel yayın yönetmeni de olabilirdi, şimdi ya da bundan on sene önce. Yani kadın olarak da zaten çok fazla haddini bilmek zorundaydın, sınırlarını bilmek zorundaydın.

Konu ayrımı var mıydı? Yani zannediyorum, kültür sanat alanında ya da yaşam muhabirliği yapmak konusunda çok bir tereddüt yoktur, ama mesela ekonomi, politika gibi erkeklere özgü alanlar açık mıydı kadınlara?

Zerrin vardı, Alnar, rahmetli çok genç öldü, Zerrin dış haberlerde çalışıyordu.

Dil bildiği içindir.

Deniz Türkali gazeteciliğe başladığı dönemde ilk röportajını Sophia Loren ile yapmış.

Evet, evet, dil bildiği için o dış haberlerde çalışıyordu. Ama mesela ben bir atlatma haber yapmıştım, Mısır Başbakanı geldi ve bana da otelden, haber geldi, ben de gidip röportaj yaptım, dış haberlere gönderdim haberi, ondan sonra bir panik oldu, konsolosluktan biri geldi, başbakanla konuştu yayımlanmadan görelim diye. Neyse, hafif bıyık altında, “Deniz de başbakanı yakaladı ne konuştu” diye küçümsendiğini hatırlıyorum.

Bir taciz yaşamadın yani?

Hayır, yaşadım, hem gazetede çeşitli erkeklerden hem de dönemin bir bakanından. 1977 Dünya Kadınlar Günü yani 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla ben röportaj ve araştırma yapmak istedim. Bunun için Ankara’ya gittim. Aytekin, bakanlığa gidiyordu, “Gel benimle, koparabilirsen kadınlar günüyle ilgili bakandan, görüş alırsın” dedi. Kafama yattı, hapiste insanlar var, Yılmaz Güney o sırada hapiste, ben iş çıkarırım diye düşündüm. Bakan MSP’liydi. Benim üzerimde bir blucin, bir gömlek var. Kolunu sıvamışını, göğsüm açık her zamanki gibi. Ama bakan MSP’li diye yani saygısızlık olmasın diye düğmelerimi kapattım, kollarımı ilikledim, öyle gittik. Bakan, “Fotoğraf çektirmem, ama sorularını ver, ben cevapları yazıp gönderirim” dedi. Ben sorularımı verdim, o bize çikolata ikram etti, teşekkür ettik, ayrıldık. Ben, Ankara Sanat’taki arkadaşlarımla kalıyorum, çıkınca onlarla buluşup yemeğe gittim. Ertesi gün öğlene doğru sallana sahana Milliyet’e gittim. Ortalık birbirine girmiş, herkes “Neredesin sen?” diye üstüme geliyor. Dediler ki, “Bütün gece seni bekledik, bakan buradaydı.” Adam gelmiş, beni aramış. Bir tuhaf, bakan beni niye arasın, soru verdim, bana cevaplarını yazıp gönderecekti. Niye geldi, niye bekledi, gayet karışık bir durum.

Tuhaf hakikaten. Ne yaptın?

Doğrusu, çok korktum. Bakan niye gelsin buraya saat gece 2’ye kadar beni beklesin? Telefon ettim, özel kalemi çıktı, “Deniz Hanım, neredesiniz?” dedi. Bana, “Hemen gelin” dedi, daha da korktum. Ama kalktım gittim, Meclis’teki bakanlık odasına. Orası kıyamet kalabalık, bakanla görüşmek isteyenler, bekleyenler... Özel kalem, beni hemen aldı ve odaya soktu. Ben de “Beni aramışsınız, haberim ancak oldu, özür dilerim” dedim. “Otur otur, bak sana çikolata aldım, onlardan ye” dedi. “Teşekkür ederim de yazdınız mı cevapları?” dedim. “Yazdım yazdım, otur beni dinle” dedi.

Elim ayağım kesildi. “Ben” dedi, “sana âşık oldum.” “Estağfurullah, teveccühünüz” gibi abuk sabuk bir şey söyledi. Çok teşekkür ederim, ben şu cevapları alayım, gazeteye gideyim. Bir kahve iç dedi, “Yok, gazeteden bekliyorlar, haberi yetiştireceğim, baskıya girecek” dedim.

Adam elinde tutuyor cevaplan. Alıp gideyim istiyorum. “Olmaz, veremem” dedi. “Peki o zaman izninizle dedim, artık canımı kurtarayım. “Tamam, tamam vereceğim” dedi. Kalktı benim oturduğum yere geldi, sarılmaya kalktı. Sayın bakanla ikimiz başladık itişmeye, ben iki elimi koydum araya ve kurtulmaya çalışıyorum. Bir yandan da nevrim döndü, masanın üstünde kristal kül tablası var, “Alayım şunu kafasına geçireyim” diyorum. Kesin şunu diyorum; tehdit ediyorum, “Ben gazeteciyim ve bunlan yazarım” diye.

“Ben de tekzip ederim; sana mı inanacaklar, bana mı?” diyor. Bu arada itişiyoruz. Sonra nereden aklıma geldiyse itişirken adama, “Sayın Bakan bakın maneviyat çok önemli, şimdi siz beni bırakın, bu aşk manevi olarak sürsün” deyiverdim. Birden bıraktı beni, buna hiç ihtimal vermemiştim. Bıraktı, verdi cevapları. Elim, ayağım, bacaklarım, her tarafım titriyor. Bir kere feci hissediyorum kendimi. Yani bayağı bir saldırıya uğramışım. Ödüm kopmuş, korkudan ölüyorum... Düşünsene 32-33 yaşındayım; 1977’de kaç yaşımdayım ben, 33 yaşımdayım.

Pek küçük sayılmaz.

Saçmalama, saldırıya uğruyorsun; bakan, bakanlık odası! Yani adam, “0 bana saldırdı” dese, birden özel kalem içeri girse, yani hakikaten çok büyük bir tuzağa düşmüş gibi hissediyorsun. Tabii ki, 18 yaşında değilim ama yine de çok ağır bir durumdu. Ağlaya ağlaya gittim gazeteye, kimseye bir şey de söyleyemiyorum, hiçbir şey söyleyemiyorum.

Gazeteden hiç kimseye anlatmadın yani?

Yok. Hiçbir şey söylemedim. İstanbul’a gelince, geldim anneme ve babama anlattım. Babam dedi ki, “Niye söylemiyorsun hiç kimseye?” O sırada rahmetli Mustafa Ekmekçi bizdeydi. Mustafa Ekmekçi’ye anlattım, Ekmekçi bir yazı yazdı, “Bir gazeteci kız bir rüya görmüş, rüyalar hep ters çıkar ya, rüyasında bir bakanın odasına giriyor, bakana saldırıyor, rüyalar hep ters çıkar ya diye. Böyle bir yazı yazdı. Sonra bana dedi ki, “Ankara birbirine girdi, bakanlann eşleri kocalarına sormuş, ‘Hanginiz yaptınız bunu’ diye.” Yani Ekmekçi bunu uydurdu da mı söyledi ya da oldu mu, bilmiyorum. Ama böyle bir serüven yaşadım.

Ekmekçi’nin yazısından sonra da mı, gazetede kimseye anlatmadın?

Aradan epey bir zaman geçtikten sonra Milliyet'te ben, Tufan Türenç, Hasan Pulur, zannediyorum, ama Tufan’ı çok iyi hatırlıyorum, rahmetli Turhan Aytul, onlara anlattım. Tufan Türenç, “Oooo sen de kaşınmışsın” dedi. Tufan Türenç’in lafını hiç unutmadım: “Sen de kaşınmışsın.”

Birkaç şey var bu döneme ilişkin sormak istediğim. Mesela, Ercüment Karacan o sırada gazetenin patronu, onunla hiç görüşüyor musunuz?

Bazen yemek falan olduğunda. Mesela Abdi Bey, Ercüment Bey, biz Milliyet Yayınları çalışanları bir yemeğe gittik, Mistral olmalı gittiğimiz yer. Orada bir sürü şey konuştuk Ercüment Bey’le, sinemayla ilgili de. Sonra Abdi Bey bana dedi ki, “Ercüment Bey’i çok etkilemişsin. ‘Kim bu kız, her şeyi biliyor’ demiş. Ben de “‘Deseydiniz solcular böyle olur’ diye” dedim. O zaman biraz öyleydi ya solcular. Bir de sekreteri Zeynep (Berberoğlu) çok yakın arkadaşımdı, o nedenle de karşılaşırdık.

Abdi Bey’in sekreteri Melek, Ercüment Bey’in sekreteri Zeynep Berberoğlu ve Azer. Melek, Zeynep, ben Azer, dördümüz hep çok iyi olduk. Abdi Bey Melek’le ikimizi götürürdü, arabayla bırakırdı evinin orada, sonra biz taksilere biner devam ederdik. Ya da bir yere bırakırdı.

Siz bu kadın ekibi en çok nereye gidiyorsunuz iş çıkışı?

En çok Gazeteciler Cemiyeti Lokali’ne. Biz yaklaşık, her akşam gazeteden çıkıp oraya gidip cin tonik içiyoruz ve tabii ki paramız yetmiyor, hep parasız kalıyoruz. Ama her zaman da eve dönecek taksi parasını ayırıyoruz. Bir gün Zeynep’i bekliyorum, Ercüment Bey çıksın, biz de içkiye gidelim diye. Fakat içki içecek paramız da yok. Sinirimiz bozuldu, biz Zeynep’le bir gülme krizine tutulduk. Ercüment Bey odasında, Nurettin Bey’le toplantı yapıyor. Kendimizi tutamıyoruz, ağzımızı burnumuzu tıkıyoruz ama inliyor ortalık kahkahadan. En sonunda Ercüment Bey çıktı, “Ne oluyor?” dedi. Ne cevap vereceğiz, “Paramız yok, ona gülüyoruz” mu diyelim adama? Cevap veremiyoruz ki, sadece gülüyoruz. Gülmek çok bulaşıcı bir şey, ikisi de başladı gülmeye, ikisi de neden olduğunu bilmiyor; Ercüment Bey, Nurettin Bey, Zeynep, ben kahkahadan yerlere yatıyoruz, gözlerimizden yaş geliyor, biz onların o kadar güldüklerini gördükçe daha çok gülüyoruz. Hayatımda yaşadığım en absürt, en komik gülme hikâyesidir bu. En sonunda dayanamadık, ya ben ya da Zeynep söyledik. Ercüment Bey gözlerinin yaşını silmeden elini cebine attı, cebinden para çıkmadı. Ercüment Bey daha çok gülmeye başladı. Nurettin Bey cebinden çıkardı, bir para verdi bize. Ve Ercüment Bey dedi ki, “Siz gidin, zıkkımlanın içkilerinizi.” Biz Zeynep’le gittik, cin toniklerimizi içtik, rahat rahat eve döndük. Ama bir daha bu kadar çok güldüğümü, bu kadar manasızca güldüğümü hatırlamıyorum. (MÇ/ÇT)

* “Daha Dans Edicem… Deniz Türkali”, Murat Çelikkan, Doğan Kitap, 449 sayfa, Ekim 2017.


İstanbul - BİA Haber Merkezi

11 Kasım 2017, Cumartesi

Murat Çelikkan