Ne zaman Ekim gelse, onunla yan yana gelip, gözaltında kayıpları, ölümleri, devleti, cezasızlığı konuşuruz. O, öyle anlatır ki siz gazeteci olarak onun sesini sözünü bölmeye kıyamazsınız, soru soramazsınız.
Sadece dinlemek istersiniz, dinlediklerinizi de herkesin duyması gerektiğini düşünürsünüz.
Onu dinlerken, “İnsanların sevdikleri gözaltına kaybedildi, bununla yaşamaları, buna alışmaları hatta unutmaları isteniyor, ben alışamam demek ki o da alışamaz” gibi gibi cümleler aklınızdan geçer.
Besna Tosun. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın kimi zaman en genci, kimi zaman en neşelisi, kimi zaman en direngeni, kimi zaman en sessizi ya da konuşkanı.
Besna 12 yaşındayken babası Fehmi Tosun, İstanbul Avcılar’daki evlerinin önünden kaçırıldı, kendisinden bir daha haber alınamadı; tarih 19 Ekim 1995’ti.
Aradan 25 yıl geçti. Besna Tosun anlatıyor, lütfen dinleyin.
Çünkü onun da söylediği gibi: “Yıllar geçtikçe ben unutmuyorum, sözüm azalmıyor. Aksine acım da öfkem de artıyor. Ben babama veda edemedim yasım bitmedi. Sonsuz bir yasa mahkûm ettiler bizi…”
“Mücadele boşa gitmez diyordum”
Ben 12 yaşındaydım babamı aramaya başladığımda. Oğlum şimdi 12 yaşında, dedesini arıyor. Hep bir umut vardı ilk başta. O kadar olağanüstü bir çaba vardı ki İHD’de ve cumartesileri topladığımız Galatasaray Meydanı’nda o gördüklerim, benim umudumu diri tutardı. O mücadele boşa gitmez diyordum çocuk yaşımda.
Çok kısa sürede sevdiklerimizi bulacağımızı sanıyordum. Ama 25 yıl sürdü, daha da sürecek gibi görünüyor.
Hukuk
Öfkeliyim. Bu ara acımdan çok öfkem var. Bu öfkeyi nasıl toplayacağım, bu öfke ile nasıl baş edeceğim? Bilmiyorum. Her geçen gün artıyor.
AİHM 2003’de “yaşam hakkı” ihlalinden Türkiye’ye mahkûmiyet kararı verdi. Aynı mahkeme, etkin soruşturma yapılmadığını da kabul etti. Hükümet de etkili soruşturma yönünde söz verdi.
Ama gelinen süreçte aynı hükümetin sözcüleri BM’ye bunun tam tersi beyanda bulunuyor. Sen AİHM’e kabul ediyorsun, “kaybettik” diyorsun ama BM’ye farklı yanıt veriyorsun. BM’ye altı kere yanıt veren Türkiye her defasında farklı yanıt veriyor, yalan söylüyor. Türkiye BM’ye her seferinde gerçekten uzak bilgi veriyor
“Korkunç bir hukuksuzluk var”
Babamın 1993’te Türkiye’den Atatürk Havalimanı’ndan kaçtığını söylüyorlar mesela. Ama aynı günlerde, onların ifade ettiği tarihlerde babam cezaevinde oysa. Bir devlet kurumu böyle bir yanıt verebiliyor. Aynı hükümet AİHM’de kabul edip BM’de kabul etmiyorsun. Korkunç. Dosyayı yeniden inceliyoruz.
25 yıldır hukukun nasıl işletilmediğini faillerin nasıl korunduğun görüyoruz. Mesela dosyada olan bir plaka var. Bu plakaya dar bilgi almak istediğimizde bize “Özel hayatın ihlal etmemek” adına bize bilgi vermiyor.
Üzerini kapatmaya çalışıyor. Soruşturma yok, tanıklar dinlenmiyor. Dosya adına tek bir adım dahi atılmamış. Aksine gizleme çabası var. Türkiye AİHM’e etkili soruşturma sözü verdiği halde dosyamız iç hukuka kapatıldı.
“AİHM kararını da hukuki bulmuyorum”
Bu kararla, önümüzdeki bütün hukuk kuralları kapatıldı. Bunu kabullenmeyeceğiz. AİHM’in kararını da hukuki bulmuyorum. Türkiye’yi mahkûm etmişsin, etkili soruşturma yap” demişsin sen devletin etkili soruşturma yapıp yapmadığını denetlemiyorsun.
Ben bunu kabul edemiyorum. Korkunç bir hukuksuzluk görüyorum. Dosyamız iç hukukta kabul edildi. AYM’de başvurumuzu kabul edilemez buldu. AİHM de başvurumuzu kabul etmedi. Hukukçular ne der bilmiyorum, ben bu AİHM kararını kabul edemiyorum. Devletin elini güçlendiriyor AİHM.
İnsanlığa karşı işlenen bir suç. Bu suçlarda zaman aşımı olmaz. AİHM mahkûmiyet kararı veriyor ama etkin soruşturma yapıp yapmadığını kontrol etmiyorsun. Zincirleme bir hukuksuzluk ve uluslararası bir haksızlığa ortak olma hali var, suç ortaklığı yapıyorsunuz. Ben iki hafta içinde işkence yaşıyorum. AİHM’in verdiği karar bana işkence gibi geliyor. Hukuksuz değil, insani değil.
Bu inkâr ve cezasızlık yüz yıllardır gelenek halinde sürüyor. İktidardan iktidara da devrediliyor. Bir şeyler değişecekse bunu devlet değiştirmeyecek biz değiştireceğiz.
Anlatmak istemesem de yaşıyorum.. Hep o andayım. O acıdan o andan çıkamıyorum. Her şeyde en fudak bir detayda herşeyi tekrar tekrar yaşıyorsunuz. Bu hukuksuzluk devam ettikçe biz o andan çıkamayız.
"Biz veda edemedik.."
Belki de.. Evet devletin amacı buydu. Birini kaybedip geride kalanlara da işkence yapmak. Sadece birini kaybederek o kişiye zarar vermiyor geride kalanlara da ceza veriyor, işkence ediyor. Bu cezasızlık oldukça biz oradan çıkmayacağız. Ben unutmak istemiyorum. Ben unutmayı reddediyorum. Hesap sormak, adaleti bulmak için unutmayı reddediyorum.
Sevdiğinizi kaybetmek, ölüm acısı.. Daha büyüğü yoktur. Ama o acıyı geçebiliyorsunuz. Onu gömüyorsunuz. Veda ediyorsunuz. Yasınızı yaşıyorsunuz. Ama biz yasımızı yaşamadık. Yasımız bitmedi. Biz veda edemedik. Biz bilmiyoruz; öldü mü, nerede?
Bir birimizden güç alıyoruz. Her şeyin üstünde burada mücadele; güç veriyoruz.
“Ben oğlumu bulmadan ölmek istemiyorum” diyen anneler, oğullarına ne olduğunu öğrenemeden yaşamını kaybetti. O günlerin çocukları büyüdü; çocukları oldu.
“Hakikati ve adaleti istiyoruz”
Yasın bitmesi için yüzleşme hesaplaşması da olması gerekiyor. Sadece babama ne olduğunu öğrenmek istemiyorum. Hakikate ulaşmak istediğim kadar adalete de ulaşmak istiyorum. Diyelim 30 yıl sonra mezarına ulaştım, ne yaşadı o bilmiyorsun? Gerçeği bilmek istiyoruz. Suç işleyenlerin hesap vermesini istiyoruz.
Kim bilir kaç kişiyi daha yok ettiler. Ben sokakta yürürken belki onlar sokakta diyorum, belki değil sokaktalar. Acaba kaç kişiyi daha üzdüler, kaç aileyi daha perişan ettiler.
Vicdanları da yoktur. Olsa bunları yaparlar mı? Olsa en azından çıkıp anlatırlar ne olduğunu.
“Galatasaray Meydanı var oldukça kayıplar unutulmayacak”
25 yıldır bir an olsun yorulmadım. Oradan güç alıyorum. O meydan bizim her şeyimiz. Ailemiz, annemiz, babamız orası bir hafıza noktası. Galatasaray Meydanı var oldukça kayıplar unutulmayacak.
Annem Hanım Tosun için daha zor. Ekim aynı zamanda Lice Katliamı’nın yıl dönümü. Orada babası katledildi. 93’te babası 95 Ekim’de kocası kaçırıldı. Annem için çok daha zor. Annem devletin şiddetini her boyutta yaşadı. Evinin yakılması, babasının katledilmesi, kocasının kaçırılması…
“Annem mücadele etmezse yaşayamaz”
Çok mücadeleci ve onurlu… Biz de onun arkasından gidiyoruz. O mücadele etmezse yaşayamaz. Normal bir hayat yaşamayız biz. Mücadele etmeliyiz babamızın kaçırıldığını bile bile hiçbir şey olmamış gibi yaşamayız.
Babamın hakikati açığa çıkarılsa mücadeleye devam ederim bu suç, insanlığa karşı işlenen bir suç. 12 yaşında babam için yola çıktım fakat bugün öyle değil, bugün bunun kocaman bir kayıplar mücadelesi olduğunu düşünüyorum.
“Mücadele için herkes bir şey yapabilir”
Bu mücadele sadece bizim değil. Sadece hak savunucularının değil. Bu gerçeğin hafızada yer tutması için hepimize görev düşüyor. Hepimizin yapacağı şeyler var. Herkes kendisi bulacak kendi yolunu. Biri annelerin sesini duyuracak sizin yaptığınız gibi, birisi şarkı söyleyecek. İlla eylemlere katılmak gerekmiyor, mücadele etmenin binlerce yolu var.
Umutsuzluk
Umutsuzluğa düştüğüm noktada hemen öfkeleniyorum ve hemen harekete geçiyorum; “kalk kalk” diyorum. Umudu var edeceğiz, bir şekilde umudumuzu biz kendimiz yapacağız. Umut biziz.
Hukuka ulaşmanın bütün yolları kapatıldı. AİHM’den tut iç hukuka kadar bütün hak arama yollarımız kapatıldı ama yok ben umutsuz değilim.
“Oğlum Devrim…”
Şimdiye kadar sorularını onu yaralamadan yanıtladım. Ama geçen gün birden şöyle dedi: “Babanı polisler mi kaçırdı?” dedi. Baktı ben yanıt veremedim, sessiz kaldım. “Üzülme ben biliyorum internetten okudum” dedi.
Biz istemesek bile bu çocukların hafızasında yer ediyor bu olanlar. Beni 12 yaşımdayken annem elimden tuttu ama ben oğlumun elinden tutmadım. İlk annem götürdü beni Cumartesi Meydanı’na ikinciye ben kendim gittim. Annemden gizli gittim hatta.
Benim şimdi yaşadığım işkenceyi, benim oğlum da soracak. Oğlum, gözaltında kaybedilme ile 12 yaşında yüzleşti. Kaybedenlerin de cezasız bırakıldığını bu yaşında öğreniyor. Ben oğluma ne diyebilirim? Dedesini aradığı gibi annesine yaşatılanları da unutmuyor, unutmaz.
"Sözüm bitmiyor"
25 yıl geçti. Yıllar geçtikçe o hukuksuzlukla da derinleşiyor. Bunun karşısında benim sözüm azalmıyor. Acım da büyüyor sözlerim de.. “Sözün bittiği yerdeyiz” diyorlar ya yok benim sözlerim bitmiyor.
Yıllar geçtikçe alışılacak bir duygu değil bu. Bu benimle büyüdü. Ben küçükken bu kadar öfkeli değildim, büyüdükçe daha iyi anlıyorsun. Gözaltında kaybetmek insanlığa karşı işlenmiş en büyük suç. Çok büyük suç var burada. Siz (devlet) bir kişiyi öldürebilirsiniz, öldürmeyi tercih etmiyorsunuz ama ona dair tüm izleri kaybediyorsunuz. Toplumu da susturmak istiyorsun, sindiriyorsun..
Ayrıca sevdiklerine de zarar veriyorsun. Yakınlarını da sonsuz bir acıya, işkenceye, yasa mahkûm ediyorsun.
Fehmi Tosun'a ne oldu?
35 yaşındaki 5 çocuk babası Fehmi Tosun, Lice'nin Licok Köyünde yaşıyordu. Koruculuk yapmaya zorlama, operasyonlar, gözaltılar, toplu işkenceler ve köylüleri göçe zorlama gibi pratiklerin devreye sokulduğu Lice ve köylerinde ağır bir baskı ortamı vardı.
Fehmi Tosun da bu baskı ortamında tehdit edildi, gözaltına alındı, işkence gördü ve üç yılı aşkın bir süre hapiste kaldı. Hapisten çıkınca tehditlerin devam etmesi üzerine ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındı.
19 Ekim 1995 sabahı kahvaltı sonrası Avcılar'daki evinden arkadaşı Hüseyin Aydemir ile birlikte çıktı. Akşam saatlerinde silahlı, telsizli, sivil giyimli üç kişi tarafından 34 UD 597 plakalı beyaz Renault araçla evinin önüne getirildi.
Bu kişilerle evin bahçesine doğru ilerlerken kendisini gören eşi ve çocuklarına "Beni öldürecekler!" diye bağırdı. Onlar Fehmi'nin yanına koşunca zorla araca bindirilerek götürüldü. Olaya mahalleliler de tanık oldu.
Hemen Avcılar Karakolu'na giden Hanım Tosun, olanları anlattı. Eşini kaçıran aracın plakasını verdi ve duruma müdahale edilmesini istedi. Plakayı kontrol eden ve telefonla görüşmeler yapan polisler "Bizim yapacağımız bir şey yok" dedi.
Hanım Tosun ve İnsan Hakları Derneği yasal yollara başvurdu, olayı hükümetin ilgili birimlerine ve kamuoyunun gündemine taşıdı. Ancak Fehmi Tosun'un gözaltına alındığı kabul edilmedi ve kendisinden bir daha haber alınamadı.
İç hukuktan sonuç alınamayınca dava AİHM'e taşındı. 2003 yılında sonuçlanan davada hükümet AİHM'e verdiği savunmada "Hükümetimiz Fehmi Tosun'un kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür.
Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. maddesinin ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir." dedi ve yaşam hakkı ihlallerinde gerekli tüm önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları vermeyi taahhüt etti.
Ancak bu güne kadar Fehmi Tosun dosyasında etkin bir soruşturma yapılmadı. Onu kaçıran otomobilin mevcut plakasının araştırılması talebi bile "özel hayatın gizliliği" gerekçesi ile karşılanmadı. Zamanaşımından takipsizlik kararı verilen dosyalar kapatıldı. Takipsizlik kararlarına yapılan itirazlar reddedildi. Anayasa Mahkemesi'ne taşınan davadan da sonuç alınamadı.
2003 yılında AİHM'e verdiği savunmada Fehmi Tosun'un kaybolmasından üzüntü duyduğunu ve etkili soruşturma yapılmadığını kabul eden iktidar şimdi ise BM'nin Fehmi Tosun'un kaybedilmesi ile ilgili sorduğu soruya onun yurtdışına çıktığı cevabını verdi. Üstelik yurtdışına çıkış zamanı olarak da Fehmi Tosun'un hapishanede bulunduğu bir tarihi verdi.
bianet kadın ve LGBTİ+ haberleri editörü (Ekim 2018- Şubat 2025). bianet stajyerlerinden (2000-2001). Cumhuriyet, BirGün, DİHA, Jinha, Jin News, İMC TV için muhabirlik yaptı. Rize'de...
bianet kadın ve LGBTİ+ haberleri editörü (Ekim 2018- Şubat 2025). bianet stajyerlerinden (2000-2001). Cumhuriyet, BirGün, DİHA, Jinha, Jin News, İMC TV için muhabirlik yaptı. Rize'de yerel gazetelerde çalıştı. Sivil Sayfalar, Yeşil Gazete, Journo ve sektör dergileri için yazılar yazdı, haberleri yayınlandı. Hemşin kültür dergisi GOR’un kurucu yazarlarından. Yeşilden Maviye Karadenizden Kadın Portreleri, Sırtında Sepeti, Medya ve Yalanlar isimli kitaplara katkı sundu. Musa Anter Gazetecilik (2011) ve Türkiye Psikiyatri Derneği (2024) en iyi haber ödülü sahibi. Türkiye Gazeteciler Sendikası Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu kurucularından. Sendikanın İstanbul Şubesi yöneticilerinden (2023-2027). İstanbul Üniversitesi Avrupa Birliği ve Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümlerinden mezun. Toplumsal cinsiyet odaklı habercilik ve cinsiyet temelli şiddet haberciliği alanında atölyeler düzenliyor. Şubat 2025'den bu yana kadın haberleri editörü olarak çalışıyor.
“Pırıl pırıl çocuklar”, “Bu ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyorlar”, “Ülkenin geleceği onlar.” Peki, neden? Bir insanın haksızlığa uğramaması için pırıl pırıl olması mı gerekiyor?
Son günlerde haksız ve hukuksuz gözaltılara, işkenceye, adaletsiz yargı süreçlerine karşı yükselen tepkilere baktığımızda, sadece devletin ve medyanın dilini değil, muhalefetin dilini de sorgulamamız gerekiyor. Çünkü bazen en büyük tuzak, en güçlü itirazların içine sinsice yerleşiyor.
Gözaltına alınan, tutuklanan veya saldırıya uğrayan gençler için sıkça şu ifadeler kullanılıyor: “Pırıl pırıl çocuklar”, “Bu ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyorlar”, “Ülkenin geleceği onlar.” Peki, neden? Bir insanın haksızlığa uğramaması için pırıl pırıl olması mı gerekiyor? Pırıl pırıl derken neyi kastediyoruz? Işıl ışıl, tertemiz, lekesiz, sorunsuz bir bedeni, bir ruhu mu? Siyah olan, kirli görünen, öfkeli olan, hayata tutunamayan, işsiz kalan, sisteme ayak uyduramayanlar ne olacak? Onları savunmayacak mıyız?
Bu dil, sadece masumiyet iddiası taşımıyor, aynı zamanda normu ve hiyerarşiyi de yeniden üretiyor. Çocuk diyerek onları korumaya çalışırken aslında politik özneliklerini ellerinden alıyoruz. Onlar çocuk değil, genç, yetişkin ve en önemlisi politik bilinçleriyle hareket eden insanlar. Çocuk demek, masumiyet atfetmekle birlikte, aynı zamanda “bilmiyorlar, kandırıldılar” imasını da içeriyor. Oysa ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar ve bu yüzden cezalandırılıyorlar.
Başarı vurgusu da başka bir tuzak. “Ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyorlar” diyerek onları ayrıcalıklı bir yere koyarken, farkında olmadan şöyle demiş oluyoruz: Eğer en iyi üniversitelerde okumuyor olsalardı, eğer “başarısız” olsalardı, eğer toplumun gözünde “kaybeden” olsalardı, bu kadar savunmaya değer olmayacaklar mıydı? Buradaki mantık, tam olarak engellilik meselesinde karşımıza çıkan “sakat bedenin inşası” tartışmasını hatırlatıyor: Engelliler ancak çalışabiliyorlarsa, üretime katılabiliyorlarsa kabul ediliyor. Tıpkı şimdi bu gençlerin ancak “geleceğe katkı sağlayacak” bireyler oldukları ölçüde değerli bulunmaları gibi.
Ama tam da burada, daha köklü bir sorun var: Engellilik dediğimiz kavramın kendisi zaten yapay bir icat. İnsanları bedensel ve zihinsel olarak çalıştırılabilir olup olmamalarına göre ayıran bir sistemin ürünü. Sanayi devriminden bu yana, insanlar önce “çalışabilir” ve “çalışamaz” olarak kategorize edildi. Sonra çalışamayanlar “eksik” sayıldı, sonra bu eksiklik bir “kusur” gibi görüldü, sonra bu kusuru düzeltecek rehabilitasyon mekanizmaları kuruldu. Bir noktadan sonra da artık herkes, en ufak bir farklılık gösterdiğinde bu sisteme göre tanımlanır hale geldi. “Engelli” kavramı böyle doğdu. Bugün iş bulamayan, sisteme uyum sağlayamayan, toplumun düzenine dahil olamayan herkesin maruz kaldığı ayrımcılık, işte o ilk kırılma anlarının bir devamı.
Sağlamcılık dediğimiz şey, sadece fiziksel veya zihinsel farklılıkları dışlamaz. Aynı zamanda, normun dışına çıkan herkesi, çalışamayanı, üretime katılamayanı, “pırıl pırıl” olmayıp göze batacak kadar “düzensiz” olanı marjinalleştirir. İşte tam da bu yüzden, gözaltına alınan bu gençleri savunurken kullanılan dilin nereye yaslandığını iyi görmek gerekiyor. Eğer yalnızca “başarı hikayesi” olanları, yalnızca “gelecek vadedenleri” savunuyorsak, zaten en baştan yeniliyoruz demektir. Çünkü bu, toplumun sadece “çalıştırılabilir” olanlara hak tanımasıyla aynı mantığın ürünü. Oysa mesele parlaklık değil, haklılık.
Bir insanın hak ihlaline uğramaması için başarılı, masum, pırıl pırıl veya ülkeye faydalı olması gerekmez. Haksızlık haksızlıktır. İşkence işkencedir. Hukuksuzluk hukuksuzluktur. Sınıfı, kimliği, geçmişi, geleceği ne olursa olsun, bir insanın adalet talebi değerlidir.
Üstelik bu süreçte sadece sağlamcı ve hiyerarşik bir dil değil, cinsiyetçilik ve ırkçılık da kendini gösteriyor. Tutuklananlar savunulurken kullanılan cinsiyetçi küfürler, öfkenin erkeklik üzerinden kodlanması, “terörist değiliz” diyerek birilerinin aslında gerçekten “terörist” olduğunun ima edilmesi… Tüm bunlar, iktidarın belirlediği dil çerçevesine farkında olmadan boyun eğmek anlamına geliyor.
Şimdi yeniden soralım: Gerçekten ne için mücadele ediyoruz? Adalet herkes için mi, yoksa sadece “pırıl pırıl” olanlar için mi? Eğer herkes içinse, dili de buna göre kurmak zorundayız. Yoksa tam da karşı çıktığımızı düşündüğümüz sistemi güçlendiririz.
1983 İstanbul doğumlu. 2006’da İstanbul Üniversitesi Felsefe ve 2019’da Türk Dili ve Edebiyatı eğitimlerini tamamladı. Sağlamcılık karşıtı alanda örgütlü ve bireysel aktivizm sürdürmekte; eşitlikçi ve...
1983 İstanbul doğumlu. 2006’da İstanbul Üniversitesi Felsefe ve 2019’da Türk Dili ve Edebiyatı eğitimlerini tamamladı. Sağlamcılık karşıtı alanda örgütlü ve bireysel aktivizm sürdürmekte; eşitlikçi ve kapsayıcı bir dil kurmak için metin analizleri yapmakta ve bu konuda danışmanlıklar vermektedir.
Reşit Kibar için Kadıköy'de düzenlenen eylemden bir kare, Fotoğraf: Tuğçe Yılmaz / bianet
Artvin’in Borçka ilçesindeki ağaç kesimine karşı nöbet tutan Reşit Kibar'ı 3 Eylül 2024’te öldüren Muhammet Ustabaş, "kasten öldürme" suçlamasıyla yargılanacak.
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre, cinayetten yedi ay sonra sanık hakkında Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, Artvin Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Artvin’in Borçka ilçesine bağlı Çifteköprü’deki Cankurtaran mevkiinde “Konaklamalı Mesire Alanı Projesi” kapsamında 3 Eylül 2024’te iş makineleri ormanlık alana girdi. Köylüler, ağaçlarının kesilmesine izin vermeyeceklerini söyleyerek iş makinelerine engel olmaya çalışınca projeyi yürüten şirketle bağlantılı olduğu iddia edilen Muhammet Ustabaş, köylülere silahla saldırdı.
Saldırıda ağır yaralanan Reşit Kibar hayatını kaybederken, iki köylü yaralandı. Saldırıdan sonra Muhammet Ustabaş tutuklanırken, ruhsatlı tabancanın sahibi Fikret Merttürk adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Cankurtaran'da turizm tesisi yapmak üzere ağaç kesim ihalesini ve tesis yapma iznini alan Merttürk ailesinden Yunus Merttürk, Kocaeli Kartepe merkezli bir şirketler grubunu yönetiyor. Artvinli Merttürk, Kocaeli'de yaşıyor. Gülaş İnşaat, Gülaş Makine, Yapısoy Beton gibi şirketlerin sahibi olan Merttürk, AKP'ye yakınlığı ile dikkat çeken bir isim. Saldırının ardından Yapısoy Beton, projeden çekildiğini açıkladı.
Silahlı saldırıda şans eseri hayatta kalan ve arkadaşı Reşit Kibar’ı kaybeden Halkevleri Temsilcisi Dursun Ali Koyuncu ise 7 Eylül’de tutuklandı ve 2 Aralık’ta tahliye edildi. (TY)