El konulan 20 yıllık video arşivi için hak mücadelesi yürüten Oktay İnce, Ankara'daki eylemini belgesel haline getirdi: "İnsanlar arşivin peşine düşmektense aman yeter ki ceza almayayım gibi bir noktada kalıyor."
Fotoğraf: İnce'nin Altyazı'da yayınlanan videosundan
“Başladı” diyerek açılan bir video. Kamerayı tutan kişi Oktay İnce’nin arkadaşlarından birisi. Fakat kamerayı kullanmayı daha yeni öğreniyor olacak ki sahne İnce’nin tişörtüne yapılan zomla birlikte açılıyor. Sonrasında ise İnce arkadaşına kameranın nasıl kullanılacağını anlatıyor.
Oktay İnce’yi 2019’da yaptığı eylemlerden hatırlıyoruz. Her şey medyanın gözünü diğer tarafa çevirdiği alanlarda, sokaklardaki hak arayışlarını kaydeden ve mücadeleleri görünür kılmaya çalışan İnce’nin tüm çalışmalarına bir ev baskınıyla el konulmasıyla başlamıştı.
O zamandan bu zamana da İnce’nin mücadelesinin tanığıyız. Şimdi onu bu haberin konusu yapan detay ise İnce’nin, Ankara’da yine el konulan arşivini geri almak için Sinema Genel Müdürlüğü'nün önünde yaptığı eylemi belgeselleştirmesi.
Belgesel Altyazı'nın YouTube kanalında ‘Sinema GM Altyazı Fasikül Gösterimleri'nin bir parçası olarak yayınladı. Söz onda:
Üç senedir verilmeyen arşiv
En sonda soracağımı en başta sorayım size. 2019’da hak mücadelenizin tanıklığını yapmıştım. Aradan geçen iki yılı aşkın sürede dijital arşiviniz geri verildi mi?
Arşivi henüz alamadık ama gelişmeler var. Birkaç hafta önce Ankara’daki savcılıkla bir görüşme yaptım. Hard disklerin kopyalanmasının bitmek üzere olduğunu ve bir ay içerisinde teslim edileceğini söylediler. Bekliyoruz.
Arşivinize Ekim 2018’de el konulduğunu düşünüce aradan tam olarak üç sene geçmiş. üç senedir kopyalayamamışlar mı?
Çok fazla sayıda, 18-19 kadar hard disk vardı. Muhtemelen tembellik yaptılar, sürüncemede bıraktılar. üç sene geçtikten sonra hard disklerin çalışıp çalışmayacağını, içindeki bilgilerin bozulup bozulmadığını bilemeyeceğiz tabii ki.
İzmir'den sonra Ankara
2019’dan sonra eylemlerinize devam ettiniz mi?
2019’un sonbaharında İzmir’deki savcılık görevsizlik kararı verdi. Dosya da İzmir’den Ankara’ya gönderildi. Böyle olunca İzmir’de yaşadığım için buradaki eylemlerime son vermek durumunda kaldım.
Birkaç ay sonra Ankara’ya bir eylem haftası planladım. Bunun için Ankara’ya gittim ve üç eylem yaptım. Birisi Ankara Adliyesi önündeydi. Basın açıklaması dahi yapamadan gözaltına alındım.
Daha sonra Kültür Bakanlığı’nın Sinema Genel Müdürlüğü önünde bir kelepçeleme eylemi yaptım. Böyle yapmasam polisler anında, herhangi bir söz hakkı kullanmadan gözaltına alacaklardı. Onun için kendimi bir yere kelepçeledim ve bir saat boyunca etraftaki insanlara derdimi anlatmaya çalıştım. Kurguladığım ve Altyazı’da yayınlanan video da bu eyleme ait.
Üçüncü eylem ise Ankara Valiliği önündeydi. Burada da kendimi kelepçeledim. O günden sonra da İzmir’e döndüm ve Ankara’ya sürekli gidip gidemeyeceğim için eylemlerime ara vermek zorunda kaldım. Süreci hukuki olarak takip ettim.
Artık aradan üç yıl geçti. Herhalde arşivi almaya artık yaklaşmışızdır gibi geliyor.
3 senede 18 eylem
Toplamda kaç eylem yaptınız biliyor musunuz?
2 Nisan 2019’de başlamıştım eylemlere. Haftalık olarak eylem yapıyordum. Nisan’dan Temmuz’a kadar her Salı eylem yaptım. Yaklaşık 15 haftaya tekabül ediyor sanırım.
İzmir polisi eylemlerde ısrar edince dosyayı arşivle birlikte Ankara’ya göndermek için yoğun bir çaba sarf etti. Hatta beni eylemlerden vazgeçirebilmek için ‘Cumhurbaşkanına hakaretten’ dava da açtılar. 19 Ekim’de de bu davanın duruşması var.
İzmir’deki eylemlerin dışında ise Ankara’da seri olarak üç eylemim var. Yani toplamda 18 kadar eylem yapmışım.
Yeni soruşturmalar ve gözaltılar
Eylemlerin hepsinde gözaltına alındınız mı?
Ankara’dakinin hepsinde gözaltına alındım. İzmir’dekiler de ise hiç gözaltına alınmadım. İzmir’deki eylemlerim Salı günleri basın açıklaması ve aktif iki saat oturma eylemi şeklindeydi.
İlk eylemi İzmir Adliyesi önünde başlattım. Daha sonra valilik önüne aldım. Hakkımda ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ dosyası açılınca sadece bir eylemimde bu bahaneyle gözaltına aldılar.
Bunun haricinde eylemleri daha çok fiili olarak engellemeye çalıştılar. Kayıt yapılmasını engellemeye çalıştılar. Çünkü valilik, önünü bir eylem alanı haline getirmek istemiyor. Valilik önünde başlattığım her eylemde beni dışarı çıkarıncaya kadar zor kullandılar. Polisler zorla sürükleyerek, valilik kadraja girmeyecek şekilde sınırların dışına atıldıktan sonra eylemimi yapabildim. Bu her seferinde böyle oldu.
Onun dışında geleni gideni, toplanan insanları, çekim yapan insanları taciz etmekle yetindiler.
"Bakanlık her zaman sansürün ve yasaklamanın bir parçası oldu"
Hazırladığınız ‘videoda’ görüyoruz ki hak arayışınızı valilik ve adliyelerin önünden Kültür Bakanlığı’nın Sinema Genel Müdürlüğü önüne de taşımışsınız. Yani muhatabınızı değiştirmişsiniz. Neden?
Eylem yaptığım süre içerisinde belgesel sinemacılara yönelik çok yoğun saldırılar başlamıştı. Özellikle Kürt belgeselcilere ya da Kürtlerle ilgili yapılan belgesellere saldırı vardı. Artık bir yapıtın belgesel olup olmadığına mahkemeler bilirkişiler aracılığıyla karar vermek gibi bir hadsizliğe düşmeye başlamışlardı.
Hatta ben eylemi yaptığım zaman ‘Bakur’ yargılanıyordu. ‘Nû Jin (Yeni Yaşam)’ belgeselini yapan Veysi Altay ceza almıştı. İki Nehrin Hikayesi’ni yapan Kutbettin Cebe de aynı şekilde. Yani doğrudan belgeselciler yaptıkları belgeseller üzerinden hem yargılanmaya hem de ceza almaya başlamışlardı.
Kültür Bakanlığı’nın sinemaya, belgesel filme yönelik olarak bütün baskılarda, yargılamalarda, bir filmin belgesel olup olmayacağının mahkemece karar verilecek olmasında sorumluluğu var.
Bu bir sanat işi midir yoksa terör işi midir gibi saçma saban işlerin yaratılmasında sorumluluğu var. Çalışma ortamının kötüleştirilmesinde bakanlığın sorumluluğu var. Bakanlık sadece sinemacılara fon vererek destek olamaz, bununla yetinemez. Fakat bakanlık Türkiye’de her zaman sansürün ve yasaklamanın bir parçası oldu. Olmaması gerekirdi.
Bana yapılan, arşivime yapılan saldırı ise yine belgeselcilerin sürekli olarak maruz kaldıkları bir şeydi. Şimdiye kadar onlarca belgeselcinin arşivine el konulmuştur ama bu hiçbir zaman çok fazla gündeme gelmedi. Benim kurgu yapacağım ve seneler boyunca biriktirmiş olduğum görüntüleri polis eften püften sebeplerle götüremez, mahsenlere atamaz. Bu sanata ve sinemaya düşmanlıktır.
Bu sadece adli bir mesele değil. Kültür sanat meselesi. Bu tam olarak da Kültür Bakanlığını ilgilendiren bir şey. Ben bunu hatırlatmak istedim.
Kameranın önü-arkası
Bu zamana kadar hep kameranın arkasındaydınız. Hak mücadelelerini kamuoyuna yansıtmaya çalıştınız ama bu eylemde kameranın önüne geçen siz oldunuz. Kendi belgeselinizin başrolü olmak nasıl bir his?
Bunu bir ‘belgesel’ olarak nitelemek çok doğru olmaz. Bizlerin video eylem dediği bir şey. Çünkü üzerinde çok düşünülmüş işler değil. Kaydedilen eylemin özünü ortaya çıkartan videolar.
Kurguladığımız video da -film demiyorum- öyle bir şey. Biraz uzun bir eylem video.
Kameranın önünde olmaksa arkasında olmaktan çok farklı bir his ve çok ayrı konumlar. Yıllardan beri kameranın arkasındayız ama kameranın önüne geçtiğimiz zaman, kameranın önünde olan insanlardan talep ettiğimiz rahatlığı kendimin sağlayamadığını gördüm.
Resmen kameranın önünde kekeleyen, duraksayan, üzerinde kamera baskısını aynı şekilde hisseden insanlarmışız. Ama o süreç içerisinde kamera korkusunu yendim. Ankara’daki eylem İzmir’in ardından geldiği için orada daha rahattım.
"Adına eylem desek de bir performans aslında bu"
Videoları eylemden iki sene sonra kurguladınız. Aradan geçen zaman ve kurgu aşaması size ne hissettirdi?
4 kameracı arkadaşla gitmiştik bir Sinema Genel Müdürlüğü önündeki eyleme. İbrahim İlhan, Nazan Bozkurt, Eser Budak ve Sibel Tekin. Arkadaşlarımdan birisi beni kameramı kullanıyordu hatta videonun başında ona kameranın nasıl kullanılacağını anlatıyorum.
Diğer arkadaşları ise ‘Yüksel Direnişi’ sürecinden tanıyordum. Halk da çekim yaptı ama onlara daha sonra ulaşamadım. Kendi çektiklerimizle 20 dakikalık bir video montajladım.
En azından sinemacıları da ilgilendiren, izlenebilir bir videoya dönüştürelim dedik. Altyazı Dergisi de bunu yayınlayalım dediler ve bir röportajla birlikte yayınladık.
Kurguyu yaparken fark ettim ki orada beni izleyen insanları, izleyicileri sürekli canlı tutabilmek zorundayım. Çünkü kelepçeyi takıp pankartı açtığım andan itibaren orası artık bir sahne. Sokakta kurulmuş bir sahne. İzleyiciler toplanmaya başlıyor. O ilgili canlı tutmak için sürekli bir şeyler olması gerekiyor. Bir boşluk olmamalı, performans düşmemeli. Adına eylem desek bile bir performans aslında bu. Performatif bir eylem.
Bunun için de sürekli konuşmak zorunda kalmışım. Onun için, eylemlerimin daha etkili olabilmesi için videoyu kurgularken eleştirel bir gözle baktım açıkçası. Bir dahaki sefer olsa neyi nasıl yapardım diye düşündüm.
"Kıymetli olan arşivdir"
Peki son olarak, sizin gibi arşivine el konulan, yargılanan, tutuklanan belgeselcilerden bahsettiniz. Onlar için bir şey söylemek ister misiniz?
Arşiv meselesi özellikle haberciler ve belgeselciler için çok önemli. Birçok belgeselci arkadaşımız ya kurgusunu yurt dışında yapmak ya da arşivini gizli yerlere taşımak zorunda kalıyor. Hiçbir şekilde kurgusunu özgür bir şekilde yapamıyor.
Zaten çekimler birçok şehirde yasaklı. Yasak dinlemediniz gittiniz, gizli bir şekilde çekimleri yaptınız ama kurgu sürecinde, tam montajın ortasında gelip keyfi bir şekilde arşivinize el konulduğunda her şeyiniz gidiyor.
Bu mesele şimdiye kadar çok fazla geçiştirildi. Çünkü insanlarda arşivlerinin bir ceza doğurabileceği fikri var. Bunun da nedeni mevcut siyasi iklim. İnsanlar arşivin peşine düşmektense aman yeter ki ceza almayayım gibi bir noktada kalıyor.
Halbuki kıymetli olan o arşivdir. Onun mücadelesinin verilmesi gerekiyor. Ben biliyorum ki el konulmuş onlarca hard disk, bilgisayarlar, film yapılan malzeme var. Bunun mücadelesinin verilmesi ve sessiz kalınmaması gerekiyor.
Haziran 2018'den bu yana bianet muhabiri. 2013'te bianet'te staj yaptıktan sonra bianet'in projelerinde de yer aldı. Expression Interrupted, susma24.com, Jıneps, Inside Turkey, tol.org gibi platformlarda...
Haziran 2018'den bu yana bianet muhabiri. 2013'te bianet'te staj yaptıktan sonra bianet'in projelerinde de yer aldı. Expression Interrupted, susma24.com, Jıneps, Inside Turkey, tol.org gibi platformlarda haber ve makaleleri yayınlandı. İfade özgürlüğü alanında birçok haber ve makaleye görüş verdi. Yazıları İngilizce başta olmak üzere Fransızca, İtalyanca ve Çerkesceye çevrildi. 8 Mart 2018’deki Feminist Gece Yürüyüşünde çektiği fotoğraflar İstanbul Büyükşehir Belediyesince sergilendi. 27. Metin Göktepe Gazetecilik Ödülünü kazandı. Erciyes Üniversitesi Gazetecilik mezunu.
"Devlet Tiyatroları, iktidara hizmet eden bir kurum haline geldi"
Tiyatro emekçisi Beste Begüm Yiğit, “Devlet Tiyatroları’na yapılan fahiş zam, kültürel alanın piyasalaştığı ve sanatın bir ayrıcalık haline getirildiğinin kanıtı,” dedi.
"Siz Ne Dersiniz" oyunundan bir sahne. (Fotoğraf: Devlet Tiyatroları/Facebook)
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, Tamer Karadağlı’nın genel müdür olarak görev yaptığı Devlet Tiyatroları’ndaki oyunların bilet fiyatlarına, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde yüzde 371’e varan oranda zam yapıldı.
Devlet Tiyatroları, bilet fiyatlarını kategorilere ayırarak zam uyguladı; en düşük zam oranı yüzde 71, en yüksek zam oranı ise yüzde 371 olarak belirlendi.
2 Nisan’dan itibaren geçerli olacak zamla birlikte, indirimli bilet fiyatı 120 liraya, tam bilet fiyatı ise 200 liraya yükselecek. Ayrıca bazı oyunlarda birinci kategori indirimli bilet fiyatı 520 liraya, tam bilet fiyatı ise 700 liraya kadar artacak.
Kültür Sanat-Sen, Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (DETİS) ve sanatçılar, yapılan zamlara tepki gösterdi.
DETİS, zamların “Evinizde oturun ve televizyon seyredin,” anlamına geldiğini belirtirken; Kültür Sanat-Sen ise “İşçi ve memurlar için hedeflenen enflasyon baz alınarak yapılan maaş zamları, devlet tarafından sunulan mal ve hizmetler için uygulanmamaktadır,” açıklamasında bulundu.
Oyuncu Veda Yurtsever ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “DT’nin kuruluş amacı ‘halka ucuza sanat’ ulaştırmaktır. Alınan bu karar tamamıyla aslını inkârdır,” ifadelerini kullandı.
Tiyatro emekçisi Beste Begüm Yiğit, Devlet Tiyatroları’ndaki bilet fiyatlarına yapılan zamları bianet’e değerlendirdi.
“Kültürel alanın piyasalaşmasının kanıtı”
“Devlet Tiyatroları’na yapılan fahiş zam, kültürel alanın piyasalaştığı ve sanatın bir ayrıcalık haline getirildiğinin en güzel kanıtlarından biri,” diyen Yiğit, zam kararının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir hamle olduğunu vurguladı.
Yiğit, Devlet Tiyatroları’nın sanatı halka ulaştırma misyonunu yerine getirmediğini belirterek şöyle konuştu:
“Zaten iktidara yakınlığıyla da bilinen Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’nün amacının, hizmet ettiği zümrenin kârını düşünmek ve bu hizmeti sağlayabilecek kendi kadrolarını kurmak olduğunu görüyoruz.”
Tiyatroyu, toplumsal bilinç oluşturmanın, halkı düşündürmenin ve iktidarı sorgulamanın en güçlü yollarından biri olarak tanımlayan Yiğit, bu zamlarla birlikte, Devlet Tiyatroları’nın “iktidara hizmet eden bir kurum haline geldiğini” belirtti.
*Beste Begüm Yiğit
“Tiyatronun geniş kitlelere ulaşması istenmiyor”
“Sistemin en büyük korkularından biri, halkın sanatı yalnızca bir eğlence aracı olarak değil kendi bilincini geliştiren bir mücadele sahası olarak görmesi,” diyen Yiğit, iktidarın bu nedenle tiyatronun geniş kitlelere ulaşmasını istemediğini belirtti:
“Tiyatronun geniş kitlelere ulaşması, düzenin menfaatleriyle doğrudan çelişir. Halkı bilinçlendirecek her türlü araç, bu düzen için tehlike barındırıyor. Hem düzenin sürdürülebilirliği hem de sermayenin kârı açısından.”
Sermayenin denetimine giren sanatın yaratıcı üretimi kısıtlayacağını ve sansür mekanizmasını devreye sokacağını belirten Yiğit, ayrıca sanatın sistemin devamlılığını koruyacak bir propaganda aracına dönüşeceğini ifade etti.
“Alternatif ve bağımsız sahneler desteklenmeli”
“Sanatın piyasalaştırılması denince akla özel tiyatrolar da geliyor elbet,” diyerek sözlerini sürdüren Yiğit, “Günümüzde çok fazla özel tiyatro var. Bu özel tiyatroların bir kısmı, açık olalım, sermayeye hizmet ediyor. Diğer kısmında ise sanatsal üretimde bulunmak isteyen ve Devlet Tiyatroları’nda kendine yer bulamayan veya bu kurumda yer almak istemeyen kişiler var,” diye konuştu.
Yiğit ayrıca, bağımsız tiyatroların bugünkü sistemde ayakta kalmak için sürekli mücadele vermek zorunda olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“Devlet Tiyatroları’na yapılan zamlar kadar, özel tiyatroların ekonomik çıkmazının da farkında olmamız gerekiyor. Bu döngüyü kırabilmenin yolu ise, sanatı yalnızca estetik bir mesele değil, politik bir mücadele alanı olarak görmekten geçiyor.
“Kolektif dayanışma ağlarıyla yan yana gelmek şart”
“Tiyatroyu savunmayı, halkın mücadelesinin bir parçası haline getirmek ve bu mücadeleyi sokağa taşımak, bugün Devlet Tiyatroları’nın karşısında durmanın en etkili yolu.”
Halkın sanata ulaşabilmesi için alternatif ve bağımsız sahneler açmalı, burada üretmeye devam etmeli ve sermayeye alan açmadığımızı göstermeliyiz. Ayrıca bu tür kâr odaklı kararlara karşı kolektif dayanışma ağlarıyla yan yana gelmemiz şart. Bunu sadece tiyatroya gönül vermiş oyuncularla, yönetmenlerle, yazarlarla değil; toplumun bütünüyle birlikte yaparsak, sistemin bize reva gördüğü koşulları değiştirebiliriz.”
Anadolu Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimine devam ediyor. Ekoloji, kadın, işçi ve öğrenci hakları üzerine çalışıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesi.
ABD’li oyuncu Val Kilmer, 65 yaşında hayatını kaybetti.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre, Val Kilmer’ın kızı Mercedes Kilmer yaptığı açıklamada, babasının bir süredir zatürreyle mücadele ettiğini belirtti.
Mercedes Kilmer, babasının bu hastalık nedeniyle hayatını kaybettiğini ifade ederek, 2014’te gırtlak kanserine yakalandığını ancak daha sonra iyileştiğini aktardı.
Aralık 1959’da Los Angeles’ta doğan ve Hollywood filmleriyle tanınan Val Kilmer, “Top Secret!” (1984) ve “Real Genius” (1985) gibi komedilerle sinemaya adım attı.
“Top Gun” (1986) filmindeki “Iceman” rolüyle büyük bir çıkış yakalayan Kilmer, 1995 yapımı “Batman Forever” filminde Bruce Wayne/Batman rolüyle geniş kitlelere ulaştı.