Yüzleşmekten Korkuyorum!

Anlatabilmek için anlamak, anlamak için de yüzleşmek gerekiyor. Şimdi çekelim önümüze ilkokul defterlerimizi, sayfalar dolusu yazalım: “Yüzleşmekten korkuyorum!”

Haberin İngilizcesi  için tıklayın

Bianet için böyle bir yazı yazmayı kabul ettiğimde önemli bir şeyi hesaba katmamışım. “Erkek şiddeti” üstüne kalem oynatmaya kalkışmak, kişisel tarihinin karanlık, tuhaf ve gömülü anlarıyla da yüzleşmek anlamına geliyor. “Kolayca yazarım, erkeklik gösterileri üstünden anlatır kotarırım,” demek yetmiyor.

Bir ara yazıyı, cezası defterine 100 kere “Yüzleşmekten korkuyorum” yazmak olan bir öğrencinin sırtına yüklemeyi bile düşündüm. Yüzleşmekten korkuyorum, korkumu öfkemle örtüyorum. Kadınlardan korkuyorum, korktukça nefretle doluyorum. Erkeklikten korkuyorum, korktukça şiddet uyguluyorum.

Sayfa dolusu “Yüzleşmekten korkuyorum” yazmak istedim de, yapamadım. Ondan da korktum galiba.

Sonunda “son teslim tarihini” ertelemeye cesaret edip, daldım yüzleşme kuyusuna.

Yıl 1975.

Yedi yaşındayım.

Bir pazar günü babam beni maça götürmeye karar veriyor. 

İçlik, yün atlet, kalın kazak... Ankara’nın kışına direnebileceğim şekilde giydiriliyorum. 19 Mayıs Stadyumu’na iki vasıtayla ulaşıyoruz. Dışarıdaki kalabalık heyecanlandırıyor beni. Evden çıkmadan tıka basa doyurulduğum halde köfte-ekmekçilere ağzımın suları akarak bakıyorum.

Stadyuma girdiğimiz anda büyüleniyorum. Öyle büyük ki... İçimde Fenerbahçe’yi göreceğime dair bir umut var. “İkinci lig maçı bu,” diyor babam. Biraz üzülüyorum. Olsun. Yine de keyfim yerinde, ne de olsa babamla “bir şeyler” yapıyoruz.

Açık tribünde bir yere oturuyoruz. Stadyumda maç izlemek kolay iş değil. Nereye bakacağımı, neye heyecanlanmam gerektiğini anlamaya çalışıyorum. On sıra kadar arkamızda bayraklı-gürültülü bir grup var. Maçı sakin bir ifadeyle izleyen babam, bir pozisyonda ayağa fırlıyor. “Bu da kaçar mı be?” diye bağırıyor. Hemen onu taklit ediyorum. Fırlıyorum ayağa, içten bir “Ahh!” çekiyorum. Maç izlemek bunu gerektiriyor herhalde.

Kaçan gole üzülmemiz gürültücü tayfayı sinirlendiriyor. Demek ki onlar rakip takımı tutuyor. Aralarından biri babama bir şeyler söylüyor. Dönüp bakmıyor babam. Ama bir tatsızlık olduğunu anlamam zor değil. Beş dakika sonra atılan gole sevinmemizle fırtına kopuyor zaten. İki kişi üstümüze yürüyor, biri “Dua et yanında çocuk var,” diyor, bir başkası üstümüze tükürüyor. Babam kıpkırmızı oluyor. Bir yandan beni tutuyor, bir yandan içinde “beyler, lütfen, ayıp” kelimelerinin geçtiği cümleler kuruyor. Aralarında bir itişme oldu mu, savrulan küfürler neydi hatırlamıyorum. Tek hatırladığım maç bitmeden stadyumu terk ettiğimiz.

Babamla “bir şeyler” yapma hikâyem, öfkeli adamların tükürükleriyle boğuluyor o gün.

Yıllar yıllar sonra, babamla o günü konuşmak istedim. O anda neler hissettiğini merak ediyordum. Hatırlamadı. Maça gidişimizi hatırladı da, stadyumdan neden ve nasıl çıktığımızı hatırlamadı. Bir erkeğin zihni, başka erkeklere “yenik düştüğü” anları siliyordu demek ki.

Babamla birlikte “bir şeylerle yüzleşebilme” hikâyem, öfkeli bir erkek toplumunun güç öğretisiyle silindi o gün.

Hafıza yolculuğunda, aynı yıllarda geçen bir olay daha var.

Sokakta kovalamaca oynuyoruz. Benden dört-beş yaş büyük oğlanlardan biri –sanırım adı Abidin’di- oyuna film tadı katmak için “Doktor Kimble’cılık oynayalım,” diyor. O yıllarda pek popüler olan televizyon dizisine bir gönderme bu. Biri kaçak Dr. Kimble olacak, biri de onu yakalamaya yemin etmiş olan Komiser Gerard.

Dr. Kimble rolünü gururla kabul ediyorum. Bir süre kaçmayı başarıyorum. Ama sonunda kıskıvrak yakalanıyorum. Komiser Gerard rolündeki Abidin, beni yakalamakla yetinmiyor. Bir de ceza verilmesi gerektiğini söylüyor.

Nereden bulduklarını bilmediğim bir çamaşır ipiyle ellerimi bileklerimden bağlıyorlar. Sonra da bir apartmanın duvarından fırlamış bir gider borusuna ellerimden asıyorlar beni. Asıp, öylece bırakıp gidiyorlar. Beni asarlarken ne kadar eğlendiklerini, nasıl güldüklerini gayet iyi hatırlıyorum. Ah hafıza, ne acımasızsın!

Gerisini anlatılanlardan biliyorum. Benden yedi yaş büyük ablam okuldan dönerken o halde görmüş beni. Bir borunun ucunda sallanırken, ağlamış, bileklerine kan oturmuş, yarı baygın ve hatta biraz altına kaçırmış bir halde. Hemen indirmiş, eve çıkarmış. Sonra da okul formasını çıkarıp “pantolonunu giymiş” ve sokağa inmiş. Abidin’i ve birkaç çocuğu daha sokağın ortasında evire çevire dövmüş.

Beni erkek zulmünden korumak için, bir erkek gibi dalmış olaya. Pantolon giymiş, küfretmiş, yumruklarını kullanmış, şiddete şiddetle cevap vermiş.

Ne yalan söyleyeyim, ablamın bu “tek kişilik ordu” hikâyesi aile içinde her zaman gururla anlatıldı. Ben de yıllarca bu güç duygusunun rahatlığıyla yürüdüm hayat yolunda. Nasıl olsa, karşıma çıkan bütün Abidinleri dövecek güçte bir ablam vardı.

Babamsa, 19 Mayıs Stadyumu’ndaki olayı hatırlamıyordu. O yüzleşme konuşmasını yapamadan göçtü gitti bu dünyadan.

Bu yazıyı kotarmaya çalıştığım günler boyunca bu iki olayı düşündüm.

Bir yanda “konuşmaya ve anlatmaya” çalışan bir hikâye, bir yanda “şiddeti şiddetle cevaplayan” bir hikâye.

Peki ben bugün hangi hikâyenin anlatıcısıyım?

O “hegemonik erkeklik” dilini yeniden üretmemek için, anlatmak gerektiğini biliyorum. Önce kendine, sonra herkese. Anlatabilmek için anlamak, anlamak için de yüzleşmek gerekiyor.

Şimdi çekelim önümüze ilkokul defterlerimizi, sayfalar dolusu yazalım: “Yüzleşmekten korkuyorum!”

Ancak ondan sonra korkularımızı aşmaya, yüzleşmeye, anlamaya ve anladığımız kadarını anlatmaya başlayacağız.

Hemen. Şimdi. (YK/ŞA/APA)

* Görseller: Kemal Gökhan Gürses

"52 HAFTA 52 ERKEK" YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

Bu kampanya Sivil Düşün AB Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. Bu kampanya içeriğinin sorumluluğu tamamıyla İPS İletişim Vakfı/bianet’a aittir ve AB'nin görüşlerini yansıtmamaktadır.


İstanbul - BİA Haber Merkezi

14 Şubat 2018, Çarşamba

Yekta Kopan