LGBTİ+ ölüm, cinayet ve cenazeleri üzerine yasın politikası
Aile, LGBTİ+ hayatlar için kavgaların, terkedilmenin, reddin, dışlanmanın ve hatta ölümün asıl kaynağı olabiliyor. Devlet, kan bağı ve dini otorite egemenliğini eylem ve söylemlerle bozma çabası LGBTİ+ siyasetin öncelikli mücadelelerinden biri.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, Ocak 2021'den bu yana toplanıyor. 10 Nisan 2021'de başlayan panellerin altıncısı "Yas, Hafıza ve Politika" idi.
"Yas, Hafıza ve Politika" paneli 22 Ocak 2022'de gerçekleşti. Nesrin Uçarlar moderetörlüğündeki programa Murat Çelikkan, Gülsüm Elvan, Derya Aydın, Aslı Zengin katıldılar. Bu dizimizde paneldeki konuşmaların çözümlerini yayımlıyoruz, panelleri kayıttan da izlemek mümkün.
"Türkiye'de ölülere yönelik şiddet", "Farklı İnançlar cenazelere ve mezarlıklara saldırıları konuşuyor", "Hukukçular Ölüye Saygı ve Adaleti Konuşuyor" , "Basında Ölülere Yönelik Şiddetin Yeri" ve "Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" başlıklı panelleri de buradan okuyup, izleyebilirsiniz.
Feminist ve LGBTİ+ hareketleri ölüm ve cinayetler hakkında çok fazla düşünen ve eylem üreten alanlar. Özellikle de devletin ve toplumun trans ve natrans kadın cinayetleri karşısında takındığı kayıtsız ve ayrımcı tavra çok vurgu yapan siyaset sahneleri.
Feminist ve LGBTİ+ siyasetler arasındaki yakın bağı aklımızda tutarak bugün daha çok LGBTİ+, özellikle de trans ölüm ve cenazeleri üzerinde konuşmak, ve ayrımcılığa uğrayan ölülerimiz arasında bağlar kurmak istiyorum.
Bu coğrafyada ölüsüne saygı gösterilmeyen, kimsesizleştirilen, unutulan, ölümleri birer sayıya dönüştürülen bir sürü farklı grup var. Bazılarımız için bunun tek sorumlusu devlet ve toplumdaki ırkçılık değil. Sorumlular bazen de aile ve belirli dindar kesimler olabiliyor.
Bugün size anlatacaklarım devlet, aile ve dini otoriterler arasında yapılan ittifakların sonucu red edilen çocuklar, gençler, kadınlar ve onlara inkâr edilen yas süreçleriyle ilgili olacak.
Yaşadığımız coğrafyada etnik ayrımcılıkla ırkçılık kadar, cinsiyet kimliği ve cinsellik de yasın ve yası tutulabilen bedenlerin hatlarını, içeriğini ve imkânlarını şekillendiriyor.
Ölüm ve cenaze alanına ait söylem ve pratiklerin kime göre nasıl düzenleneceği ve nasıl anlamlar bulacağının mücadelesi aynı zamanda kimin yasının tutabileceğinin ve kimin ölüsünün ve dirisinin değerli olduğuna dair mücadelenin ta kendisini oluşturuyor.
İçinde yer aldığım siyaset ve araştırma alanları vesilesiyle yıllardır aileleri ve akrabaları tarafından terk edilmiş ve sahipsiz bırakılmış bir sürü LGBTİ+ hayat ve ölüm hikâyesi dinledim.
Türkiye'de çoğu trans kadın biyolojik ailesine cinsiyet kimliğini açıklar açıklamaz onlar tarafından terk ediliyor. Buna dair yüzlerce yaşanmışlık var. Aileler trans çocuklarının bedenlerini sadece onlar hayattayken değil, öldüklerinde de terk edebiliyorlar. Cenazesi reddedilen, hatta devletten trans çocuklarının cenazelerini kimsesizler mezarlığına gömmesini isteyen aileler var.
Öte yandan ailelerin sahip çıkmadığı cenazeleri kendi imkânlarını seferber ederek topladıkları kaynaklar ile düzenleyen LGBTİ+ siyaseti var. Bu cenazeler aynı zamanda ölen kişinin gerçek ailesinin kim olduğuna dair cevaplara da sahne oluyor. İnkârın ve sahiplenmemenin yarattığı bu şiddet dünyasında LGBTİ+ arkadaşlıkların ne kadar önem kazandığına defalarca tanık oldum.
Çoğu trans ve kuir insan bu ilişkiler ve yakınlıklara gerçek ya da seçilmiş ailesi olarak bakıyor. Gerçek veya seçilmiş ailesi tarafından gömülmeyi vasiyet eden, bunun için vasiyetname yazan çok fazla arkadaşımız var.
Yaşayan ve ölü beden üzerinde devlet, kan bağı ailesi ve dini otoriterlerin ortaklaşa kurduğu egemenliği yazılı veya sözlü vasiyet yoluyla, çeşitli kampanya eylem ve söylemlerle bozma çabası LGBTİ+ siyasetin öncelikli mücadelelerinden biri.
Heteronormatif aile ve ahlakı
Dolayısıyla bu mücadele içerisinde katillerin adını doğru koymak gerekiyor. Bu katillerden biri de heteronormatif aile yapısı ve ahlakı. Bu anlayış devletin yasalarını da şekillendiriyor. İdeal Türk ve Kürt aile yapısının nasıl olması gerektiğini, bu yapının kimleri içerip kimleri içermeyeceğini ve aile içindeki rollerininasıl paylaşılması gerektiğini belirliyor.
Bu dediklerime örnek olarak, kimin kimle evlenebileceğini, kimin ebeveyn olabileceğini, kimin evlatlık edinilebileceğini, kimin hangi koşullar altında boşanabileceğini ve kimlerin miras hakkına sahip olabileceklerine dair düzenlemeleri sayabiliriz.
Nüfus cüzdan ve kısırlaştırma
Başka bir örnek verecek olursak, yakın zamana kadar Türkiye'de transların nüfus cüzdanlarını değiştirebilmek için tamamlamaları gereken tıbbi ve yasal düzenlemelerin bir parçası kısırlaştırmaydı. Bir kişinin yasal olarak cinsiyet ve vatandaş kimliği değiştirebilmesi için kişinin sterilizasyonu şart koşuluyordu.
Bu düzenlemeyle yasal yollarla cinsiyet geçiş sürecine giren transların üremesi kati surette engellenmekte ve egemen aile anlayışının en önemli unsurlarından biri olan üremeden devlet eliyle mahrum bırakılmaktaydılar. Yani devlet belirli vatandaşların üremesi için çeşitli teşviklerde bulunurken (misal üç çocuk beş çocuk söylemlerini biliyoruz) bazı vatandaşlarının ürememesi için sıkı yasalar geçirmekteydi.
Aile, LGBTİ+ hayatlar için kavgaların, terkedilmenin, reddin, dışlanmanın ve hatta ölümün asıl kaynağı olabiliyor. Dolayısıyla aile bireyleri arasında kurulması beklenen sevgi, bağlılık ve şefkat gibi bağlar belirli hayatlara dair arzuların ve bedenlerin üretilmesine, düzenlenmesine ve terbiye edilmesine sıkı sıkıya bağlı.
Aile tüm duygusal, maddi ve sembolik varlığı ve uğraşı ile belirli hayatları, bedenleri ve arzuları içerip, diğerlerini dışlayarak çoğu zaman bir sürü hayat beden ve arzu arasına sınırlar inşa eden ve duvarlar ören bir işleve sahip. Aileyi aile yapan şeylerden biri aile bireylerinin o aileye ait kuralları ve değerleri içselleştirmesini şart koşmaktadır.
Yani kan bağından oluşan aile ile cinsiyet kimliği ile cinsellik arasında bir akit var. Bu akdin bozulduğu en uç örneklerden biri daha önce trans kadın bir arkadaşımdan dinlediğim hikâye. Onu sizinle paylaşmak istiyorum.
Biyolojik aile ve arkadaşlar
Ölen bir trans kadının biyolojik ailesi tarafından kimsesizler mezarlığına gömülmesi isteniyor. Aile tarafından hem yaşamında hem de ölümünde sahip çıkılmamış, terk edilmiş trans kadınların hayatları arkadaşlarının bedenlerine sahip çıkma ve toplumun biyolojik aileden beklediği rolle defalarca üstlenme alanına sahne oluyor.
Fakat özellikle cenazelere sahip çıkmak her zaman o kadar kolay olmuyor. Biyolojik ailenin trans çocuklarının cenazesini trans arkadaşları tarafından organize edilmesine izin vermediği durumlar da yaşandı. Mesela ailesi tarafından kimsesizler mezarlığına gömülmesi istenen trans kadın bir arkadaşın cenazesi ilk önce LGBTİ+ arkadaşlar, özellikle de trans kadınlar tarafından sahip çıkılmıştı.
Hatta trans kadınlar arkadaşlarına bir mezar almak ve onu normal bir mezarlığa görmek için kendi aralarında para bile toplamışlardı. Fakat ne yazık ki aile izin vermedi. Ölen çocukları ve onun arkadaşları arasında kurulan yakınlık ilişkisini yasal yollardan bir çırpıda reddedebildiler.
Kan bağı
Mesele cinsiyet ve cinselliğe geldiği zaman sadece kan bağı ilişkisi üzerinden kurulan yakınlık ilişkilerine izin veren bir sistemle karşı karşıyayız.
Bu sistem kan bağı dışında kurulabilecek ve ailenin yerine geçebilecek diğer ilişkileri yok sayıyor. Bu durum Kürt ve Alevi ailelerin yaşadığı ölüye adalet ve saygı mücadelesinden çok daha farklı o anlamda.
Kürt ve Alevi aileler cenazeleri için devlete karşı mücadele ederken, LGBTİ+'lar özelinde aile ve devlet genelde ittifak kurup LGBTİ+'ların karşısında yer alıyor. Devlet trans kişinin mirası ve ölü bedeni üzerindeki hakkın kime ait olduğunu kan bağı üzerinden kalın harflerle tanımladığı için herhangi yasal bir vasiyetin yokluğunda ölen kişinin üzerindeki bütün haklar biyolojik aileye veya ölen kişiyle kan bağı olan akrabalara veriliyor.
Mesela şöyle hikâyeler duymak mümkün. Aile trans çocuklarını kimsesizler mezarlığına göndermesine rağmen ölen çocuklarının mal ve mülküne hiç çekinmeden el koyabiliyor. Aileye verilen bu nihai güç devletin yasalarıyla sabitleniyor. Devlet yakınlık ilişkisini kan bağı üzerinden elde edilen bir ayrıcalığa ve mülke dönüştürüyor.
Kimsesizler mezarlığı örneğinden anlaşılacağı gibi bu ayrıcalık ve mülkiyet ölümcül daha doğrusu ölen kişiyi fiziksel ölümünün ötesinde bir kez daha öldürebilecek kudrete sahip olmaktadır. Biyolojik haliyle bu aile modeli devlet yetkisiyle üretilmiş en ölümcül yakınlık modellerinden birine dönüşebilmektedir.
Gassallar
LGBTİ+’ların ailesinin onayını alıp cenazeye sahip çıktıkları durumlarda yaşanan başka bir kriz ise cenaze merasimlerinde gassallar gibi din çalışanlarıyla imam gibi dini otoritelerinin tavırları ile ilgili.
Yıkama, kefenleme ve toprağa defin merasimi Türkiye'de kültürel olarak egemen olan cenaze ve yas anlayışına tekabül ediyor. İnsanların kolektif bir şekilde yasını tutabildikleri, yasın ve kaybın görünür ve tanınır olduğu, toplum nazarında kabul, şefkat, saygı ve anlayış gördüğü yegâne alanlardan biri.
Dolayısıyla Müslüman cenaze ve yas tutma çerçevesi içerisinde ateistler ve deistlerin cenazelerinin kılındığına rastlamak da mümkün. Aslında bir parantez açıp bu konuyla ilgili Murat Çelikkan'ın da söylediklerine katılarak, yani Türkiye'deki seküler yas tutma pratiklerinin ve alanının ne kadar eksik olduğuna dair biraz kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum.
Seküler yas ve cenaze nedir?
Bunun üzerine siyasi olarak da daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Bu alandaki pratiklerimiz ve tahayyülümüz maalesef kısıtlı. Aile mensupları ve ölünün yakınları bu tören çerçevesine katılıp onun gerektirdiği işlemleri yaparken ölüye karşı yerine getirilmesi beklenen toplumsal ve ailevi bir göreve sahip çıkıyorlar.
Böylece merhuma topluca veda etme şansı buluyorlar. Cenazeler dini, ahlaki, ailevi normların ve toplumsal cinsiyet kurallarının birbirine ne kadar göbekten bağlı olduğunu görüp anlamamız için önemli bir imkân sunuyor. Egemen normlar ve değerler arasındaki bu içli dışlılık aynı zamanda ölüm ve yas için güvenli bir alan sağlıyor.
Normatif bir alan olduğu için toplumsal düzenin kendini yeniden üretmesine vesile oluyor. Yıkama, dokunma, sarılıp öpme gibi ölüyle kurulan temas biçimleri (yani gasilhanedeki merasimden bahsediyorum) çoğu insan için kayıplarını uğurlamanın, onlara veda etmenin son halini oluşturabiliyor.
Ölü yıkama esnasındaki dokunuşlar, yaşayan ve yas tutan kişi ile ölen kişinin bedenini fiziksel bir yakınlık içerisinde buluşturuyor. Ölümün ve yaşamın birbirine dokunduğu bu temas alanında yaşamaya devam eden kişi ölen kişinin bedenine dokunarak, ona bakarak, sevgi, acı, keder, üzüntü ve şefkat gibi karmaşık duygular ağı içerisinde ölümün kendisine dair bir anlaşılırlık ve anlamlılık üretmeye çabalıyor.
Ölümle yaşam arasında açılan uzaklığı anlamaya çalışan diğer duyu biçimlerinde hep bir mesafe varken, dokunmak mesafeyi ortadan kaldırabiliyor. Bu dokunsal ilişki içerisinde çoğu zaman dokunuşun kendisi yasa dönüşüyor. Yas tutmanın bir biçimine dönüşüyor. Temasın kendisi yas oluyor. Hatta bu temas, bazı aile bireyleri ve akrabalar için ölülerine karşı gerçekleştirmeleri gereken son görev gibi de algılanabiliyor.
Fakat ne yazık ki vefat eden yakınlarını bazen bu son vedadan mahrum bırakan kişiler de var. Daha önce yaşanan cenazelerin gösterdiği üzere ölen kişi ikili cinsiyet düzenini aşan biri ya da bir trans olduğunda aile bireyleri ve gassallar merhum veya merhumenin bedenini yıkamayı, yani ona dokunmayı reddedebiliyorlar.
Yani bu alan toplumsal cinsiyet ve ölen kişiyle yakınlık ilişkilerindeki hiyerarşilere göre düzenlendiği için aslında aynı zamanda muhalefete ve müzakerelere de açık bir alan.
İkili cinsiyet kuralları
Gassallarla yaptığım görüşmelerden bir tanesinde kadın bir gassalla aramızda şöyle bir muhabbet geçti (İsmine Ayşe diyeceğim, bu gerçek ismi değil). Kendisine yarın öbür gün Bülent Ersoy'un cenazesi önüne gelince ne yapacağını sordum. Ayşe’ye göre ne kadın ne de erkek gassal Bülent Ersoy'un ölüsünü yıkamamalı.
Fakat sonrasında devlet görevlilerinin vereceği kararın nihai karar olacağını, ama kendisinin Bülent Ersoy’u yıkarken rahat hissetmeyeceğini ifade etti. Ayşe’ye göre trans kadın veya erkeği yıkamak gasilhanenin ikili cinsiyet kuralları ile belirlenmiş mahremiyet kurallarını bozan bir eylem.
Kimsenin yıkamaması gerektiğini, yani kimsenin ölü kişi kişinin bedeniyle temas etmemesi gerektiğini, kişinin sadece kefene sarılıp gömülmesinin yeterli olacağını savundu.
İlla yıkanması gerekiyorsa o zaman doğduğu zaman ölünün kendisine atanan cinsiyet doğrultusunda yıkanması gerektiğini belirtti. Egemen cinsiyet kodlarını aşan bir bedene dokunmanın, onu yıkamanın ve gömmenin kendi inanç dünyasına zararı olacağını düşündüğünü söyledi.
Cami ve imam sorunu
Yine bazı trans arkadaşlarımızın cenazelerinde cenaze namazını kılacak cami ve imam bulmakta epey zorlandık. İmamların bazıları trans kadın arkadaşımızın cenaze namazını kendi camisinde kılmak istemedi. Bir başka imama gittiğimizde cenazeyi erkek olarak kılmak istedi.
En sonunda başka bir cami ve imam bulundu ama epey zahmetli ve bir sürü ayrımcılıkla baş etmemiz gereken bir süreç oldu. Zaten arkadaşının kaybını yaşayan ve yas içerisinde olan bir grup insan bir de üstüne cami cami dolanarak lâyıkıyla cenazesinin yasını tutabileceği bir yer aradı.
Yani bu durum çok tekrarlanan bir travma. Hem kişisel bir travma, hem de siyasi bir travma. Sonuç olarak ölüye sahip çıkmak ve ona bakmak aynı zamanda geleceğe dair de bir mücadeleyi mümkün kılıyor. Çünkü ölüye bakmak ve onu sahiplenmek aslında geride kalanların ve hala yaşamaya devam edenlerin birbirini bulması, birine bakması ve birbirini sahiplenmesine dair çabayı ortaya çıkarıyor.
Ölüye/hayata sahip çıkma
Ölüye sahip çıkmak aslında aynı zamanda hayatın da kendisine sahip çıkmak demek. Onu ölüm üzerinden anlamlandırıp her haliyle talep etmeye denk düşüyor. O yüzden de kendi ölülerimiz ve cenazelerimiz için haklı mücadelemizi verirken, toplumun ve devletin yok saydığı, inkâr ettiği ve üzerinde tepindiği diğer ölüm ve yaslarla da ilişki kurmamız gerekiyor.
Cenazeleri kaybedilen ve gasp eden Kürtler, ölüsüne ve yasına saygı duyulmayan Aleviler, soykırımının hala tanımadığı ve mezarlıklarının sürekli yağmalanıp yıkıldığı Ermeniler, kadın düşmanlığının ve namusun öldürdüğü natrans ve trans kadınlar ve adlarını anamadığım daha nice ölüm ve yas için biz beraberce alan açmak durumundayız.
Bu inisiyatif üzerinden ölülerimiz için bir adalet talebimiz var. Bunu birbirimizi tamamlayıp birbirimize sahip çıkarak ve birbirimizden güç alarak yapmak zorundayız.
O yüzden de en sevdiğim sloganlardan birini söyleyip noktalamak istiyorum.
Asla yalnız yürümeyeceksin.
Sorular/katkılar
LGBTİ+lar özellikle baskılar nedeniyle ayrı mezarlık alanları talep ediyor mu?
Benim bildiğim böyle bir talep yok. Fakat ölümle ilgili yapılan siyasi hamle daha çok vasiyetname yazma üzerinden çünkü amaç bu vasiyetnameler üzerinden kendi bedenine, hayatına ve ölü bedenine egemenliğini deklere ederek devletin aile kan bağına verdiği egemenliği kırmak.
Sen sorduktan sonra biraz hızlı bir şekilde düşündüm çünkü LGBTİ+ mezarlığı daha önceden aklıma gelen bir soru değil. Hayatın başka alanlarda gelişme kat etmeden böyle bir mezarlığın çok fazla şiddet getireceğini düşünüyorum. Yani bu mezarlık Hainler Mezarlığı’na benzer bir algı yaratabilir.
LGBTİ+ mezarlığı diye tasarlanmış bir mezarlığın ne kadar çok şiddete uğrayacağını az buçuk hepimiz tahmin edebiliriz. Orada kemik de bırakmazlar, mezar taşı da. Yani o yüzden şöyle bir ortamda ne kadar doğru bir siyasi talep olur, çok emin değilim. Ayrıca burada önemli olan mesele ailenin, yani devletin aileye verdiği egemenliği kırabilmek. Başka yakınlık ilişkileri, başka cemaatler, başka aidiyetlikler tanınmasına dair bir siyasi çaba örgütlemek.
Mesela devletle kurulan ilişkide Kürtler ve Ermeniler özelinde aile çok başka bir yere denk düşüyor. Çok daha koruyucu, sahip çıkıcı. Kapsül gibi. Dışarıdaki hayatta alamadığı nefesi insanlar aileye dönüp alıyor. Aileyi romantize etmek için söylemiyorum ama genel olarak ailenin azınlıklaştırılan topluluklar için konuştuğumuzda böyle bir siyasi işlevi var.
Ama LGBTİ+ hayatlara baktığımızda devlet ve ailenin el ele verip mahvettiği bir sürü yaşamdan bahsediyoruz. İnsanların elbette birine sahip çıktıkları, alternatif ilişki ağları kurdukları, beraber siyaset yaptıkları kocaman sosyalleşme ve politikleşme ağları var. Ama bir yandan da bu yakınlık ağlarının çoğu tanınmıyor.
Mesela bakıyorsun, bir trans kadın başka bir trans kadına senelerce annelik yapmış. Bu gönüllü annelik kurumu translar arasında devlet tarafından ya da yasal olarak tanınabilen bir şey değil. Yani orada o emeğin karşılığını veren yasal bir sonuç yok. Ya da mesela lezbiyen olabilirsin ve partnerin ölebilir ya da hastanede yoğun bakımda olabilir ama senin bu kişinin partneri olduğunu kanıtlayabileceğin yasal bir zeminin yok. Gidip orada hastanede sevgiline ya da partnerine bakabilecek yasal bir konumun yok.
Yani bu yakınlıklar, inkâr edilen ve yok sayılan yakınlıklar. Dolayısıyla bir mezarlık talebi ile zaten ötekileştirilen bir grubu ölüm üzerinden işaretlemek veya daha görünür kılmaktansa, yaşam içerisinde biz başka nelere odaklanabiliriz, bunu sorgulayalım. Yaşama dair hangi duygular ya da hangi yakınlıklar bize yasak, bunlar üzerine daha fazla politik olarak düşünmek bana daha öncelikle geliyor.
Seküler cenaze ve yas pratiklerine dair haklar?
Seküler yas meselesi üzerine yeni yeni kafa yorduğum bir mesele. Aklıma Meral Okay’ın cenazesi geliyor mesela. Öldüğünde krematoryumda yakılmak istediğini vasiyet etmişti. Benim bildiğim Türkiye’de krematoryum bir tek Ankara’da var. O da işlevsel halde değil, çalışmıyor ama sembolik olarak orada duruyor bildiğim kadarıyla.
Okay vasiyetinde yazdığı ve ateist olduğunu söylediği halde ailesi ölü bedeninin yakılmasına izin vermedi. Böyle alanlar insanın kendi bedeni üzerindeki egemenliğini kendisinden aile ve devlet ittifakı ile çalan alanlar. Buralara müdahale etmek seküler yasa daha fazla alan açmak gibi geliyor.
Seküler yastan kastım ise, ister inanırsın ister inanmazsın, neden en sonunda vardığın topluca yas tutma biçiminin, toplumsal olarak yasını tutabileceğin çerçevenin genelde Sünni İslami bir çerçeve olmasına dair. Elbette bu çerçeveyi de değiştirip dönüştürmek mümkün. Kendi içimizde bunu bir takım arkadaşlarımızın cenazelerinde yapabildik mesela.
Kendisi yıkamak istemeyen gassallar oturup trans arkadaşlarımıza cenazeyi nasıl yıkamaları gerektiğini öğrettiği. Böylece gasilhaneye trans arkadaşlar girdi. Tabutlara gökkuşağı bayrakları sarıldı, feminist sembollerle bezeli örtüler sarıldı. Aslında bir yandan da var olan dini bir çerçevenin içini başka şekilde doldurmak da mümkün.
Yine de bu yapı-bozumun dışında da, bütün bu dini sembollerden ve çerçevelerden azade seküler başka bir kolektif yas tutma biçimini biz neden gerçekleştiremiyoruz? Bu benim için önemli bir soru. Açıkçası buna dair genel bir talep de yok. Belki küçük gruplar arasında dile gelen bir şey ama mesela hiçbir siyasette benim gördüğüm veya duyduğum bir şey değil. Ama bu ülkede ateistler ve deistler de var. Yani herhangi bir dini çerçeve içerisinde yasının tutulmasını istemeyenler de var.
Bu inisiyatife dâhil olduktan sonra- ki bu konuda çalışan bir insan; kendi pratikleri de var; birçok meselenin hem akademik, hem siyasi, hem şahsi olarak içerisinde - bu platform Aslı'nın düşüncelerini dönüştürdü mü? Nasıl dönüştürdü? Bu inisiyatifin kendisi için yani mesellere bakış açısında nasıl bir etkisi oldu? (Hişyar Özsoy)
Önce kısaca mirasla ilgili soruya şöyle bir şey söylemek istiyorum. Bir insan vasiyetname yazsa bile devletin biyolojik olarak bağı olan insana tanıdığı ayrı bir hak var. Şimdi onun oranlarını unuttum, ama mesela sen mal varlığının yüzde yüzünü vasiyetname ile arkadaşlarına veya ona buna dağıtsan da, devlet bunun atıyorum yüzde 30 veya yüzde 40’ını yine de kan bağından gelen insana veriyor.
Bunu evlatlık hukukunda da uyguluyor. Evlatlık aldığın çocuğa bütün varlığını veremiyorsun. Mesela yarın öbür gün kan bağı ilişkin olan yeğenin çıkabilir. Yani illa çocuğun olması da gerekmiyor. Yeğenin çıkar, kuzenin çıkar, kan bağını kanıtlar ve mirasında hak edip mirastan pay alabilir. O yüzden miras kısmı bayağı karışık bir hikaye. Devlet ve kan bağı ailesi arasında arasında geliştirilen ittifakı çok güzel ortaya seriyor.
Hişyar’ın sorusuna cevaben ise bu inisiyatif beni geçtiğimiz sene içerisinde en çok heyecanlandıran oluşumlardan biri oldu. Beraber çok yol kat ettiğimizi, birbirimizden çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum. Yani bu meseleler benim hem teorik hem de siyaseten aktif olarak üzerine çalıştığım ve bilgisini üretmeye çalıştım meseleler.
Ama bunu böyle bir ilişkisellik içerisinde düşünmek, bunun siyasetine dair beraber kafa yormak, sadece bilgi edinmek ve üretmek açısından değil, aynı zamanda bu beraberliğin siyasi imkanları nedir, beraber demokratik bir süreç yaratmak nedir üzerinden de çok anlamlı. Bu alanlarda tabii ki kafamı çok açtı. Çok şey öğrendim (AZ/Lİ/APK/KU)
* 22 Ocak 2022'de webinar olarak gerçekleşen “Yas, Hafıza ve Adalet" paneli kayıtlarını Leyla İşbilir yazıya döktü, Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi yayına hazır hale getirdi. Metindeki arabaşlıklamayı bianet yaptı. Manşet görseli ve metin görsellerini Korcan Uğur düzenledi. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi'ne çalışmayı bianet'te yayımlama imkanı verdikleri için teşekkür ediyoruz. e-posta: oluyesaygiveadalet@gmail.com
Rutgers Üniversitesi Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi. Beden, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, devlet şiddeti, feminizm ve adalet üzerine çalışıyor. Brandeis, Harvard ve...
Rutgers Üniversitesi Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi. Beden, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, devlet şiddeti, feminizm ve adalet üzerine çalışıyor. Brandeis, Harvard ve Brown üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. “İktidarın Mahremiyeti: İstanbul’da Hayat Kadınları, Seks İşçiliği ve Şiddet” kitabı Metis'ten çıktı. 1981, Samsun doğumlu.
Sırrı Süreyya Önder: “Uzun bir geleceği düşünüyoruz”
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak İmralı Heyeti’nde yer alan Sırrı Süreyya Önder ile barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri konuştuk.
Sırrı Süreyya Önder, nereli? Kürt mü, Alevi mi? Hangi filmleri çekti? Dijital bilgi kaynaklarında adını arattığınızda onun hakkında en çok merak edilen sorular bunlar. Ama onun hikâyesi, arama motorlarına sığmayacak kadar derin ve virajlı.
1962’de Adıyaman’da başlayan hayatı, uzun yol şoförlüğünden cezaevi yıllarına, sinemadan siyasete uzanan bir yolculuk oldu. Türkiye’nin her köşesinde bir hikâye biriktirdi; o da hikâyeleri hem perdeye hem de meydanlara taşıdı. Siyasete adım attığında da hikâye anlatıcılığını bırakmadı —bu kez barışın, ortak bir geleceğin mümkün olduğunu haykırarak. Çözüm Süreci döneminde, 21 Mart 2015'te milyonlarca insana barış mektubunu okuyan yine o oldu.
Sırrı Süreyya Önder, şimdi yine “Yüreğimiz elimizde, barış için geziyoruz,” diyerek yollarda. Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak, İmralı Heyeti’nde.
Uzun yolların ve ağır kelimelerin insanı Sırrı Süreyya Önder’le, barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri ve sürecin halet-i ruhiyesini konuştuk.
Öcalan’la yeniden görüşme
Abdullah Öcalan’la görüşen heyette olmak sizin için nasıl bir his? Onu yıllar sonra gördünüz. İlk anda aklınızdan neler geçti?
Bu soruya kişisel bir bağlam ekleyerek cevap vermek isterim.
Benim için öncü siyasetçiler, birçok özelliğinin yanında hakikat arayışında olan kişilerdir ve bu hakikat de herkese alenidir. Siyasette kişinin konumu değil, dile getirilenin, konuşulanın, çözülmek istenenin içeriği daha çok dikkatimi çeker. Yani hedef ya da amaç benim için birincildir. Söz konusu ettiğimiz şey, toplumsal barıştır. Bunun için küçük ya da birileri tarafından basit olabilecek kanaatler bile, değerler kadar kıymetlidir. Kürt sorunu, barış gibi konular, hep düşünülen ama hissetme noktasında tıkanan konular olmuştur.
Hissetmek denildiğinde bir şeyi ya da bir fikri temsil etme anlaşılmıştır. Aynı zamanda his, kavramsız bir görüyle sınırlandırılarak duygusal bir alana hapsolunca ya bir yanda kalakalmış ya da içeriksizleştirilmiştir. Bu anlamda Öcalan, neredeyse şirazesi kopmuş bir kitabı, Kürtler ve Türkler bahsini yeniden ele alıyor ve ben de tanıklık ediyorum; aklıma gelen ilk şey, bu tarihi bir an ve fırsattır. Uzun bir geçmişten geliyoruz ve uzun bir geleceği düşünüyoruz, buradan da diri, eşit, adil ve özgür bir insan soyu duygusu… Kurutulmuş bir dalı yeniden yeşertme çabası. Bu, aklımdan geçen bu…
*İmralı Heyeti üyeleri, Abdullah Öcalan ve İmralı’da bulunan diğer mahpuslar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş, 27 Şubat 2025. (Fotoğraf: DEM Parti)
Görüşmelere giderken heyette nasıl bir duygu paylaşımı vardı? Yol boyunca sizi hangi düşünceler meşgul etti? Üstelik dozu bir hayli yüksek eleştiri, kaygı ve sitem sağanağı altında.
Bir şeyi çözemediğimizde burkuluruz. Toplumsal ve siyasal olarak kimi sorunlar babında bir demans tutumumuz vardır. Kimi ilaçlar alıyoruz ancak ilaçlar kadar (öneri, çözüm ve söz) yürümek de önemlidir. Biz ikinci keredir yola çıktık… Bizi ‘boş yapanlar’dan ayıran da budur: Hareket etmek. Hareket ettikçe beynimiz ve kalbimiz açılır; algılarımız artar, bilinç düzeyimiz yükselir; böylece ruhsal erozyona karşı durulur. Biz yürümek istiyoruz ve birileri de elbette durdurmak isteyecektir.
Bu anlamda Schopenhauer’ın bir zamanlar felsefe için söylediği kimi imaları siyaset için de söyleyebilirim: “Siyaset çok kafalı bir canavardır ki her biri ayrı bir lisanla konuşur… Siyasetçi ise gece vakti nara atıp insanları rahatsız eden külhanbeyleri gibidir…” İşte biz, yola çıkmıştık, elimizdeki tek harita da İmralı’ydı… Yol burayı gösteriyordu ve bizim idealimizdeki siyasetçi sürekli yolda olan kimseydi… Biz de yoldaşlarımızla beraber yoldaydık yine… Herkes tarafından anlaşılmak önemli, kendimizi de bu yolda anlamak ve geliştirip dönüştürmek daha önemli. Önümüzdeki yol da arkamızdaki yol da bizimdi. Üstelik arkamızda bin yıllar vardı ve Öcalan, egemenler tarafından yıllarca derinleştirilen bir kuyudan çıkmak için ip örüyordu…
Ben ve Pervin Buldan, bu yolculukta bunları konuşuyorduk durmadan.
“Tarih meleği”
Bunca yıl sonra hem ilk sürecin içinde bulunmuş hem de bugün yeniden bu sürecin parçası olmuş biri olarak, barış mücadelesini insan ömrü üzerinden nasıl tanımlarsınız?
Barış için savaşmak insanı genç kılar, sonuç alınırsa da mutlu olunur. Tarih Meleği diye Walter Benjamin’den bize kalan bir metafor vardır. Bu meleğin yüzü geçmişe çevrilidir… Bize bir olaylar zinciri olarak görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Burada biraz daha kalmak istiyor melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek için. Ben de şu üç günlük dünyada bu melek gibi çekip gitmeden bunları yapmak istiyorum ve bunları yapmak isteyenlerle de bir arada olmak mutlu ediyor beni. Melek bunu başaramıyor, çünkü cennete çağrılıyor ve ölüm diye bir şey yok onun hayatında. Bense, barışı görmek istiyorum… Yürüdüğüm yol da bana daha çok yürü diyor. Türküdeki gibi.
Ömür bir nefes arası…
Her kişi hayatını anlamlandırmaya çalışır. Barışla ve özgürlükle anlamlandırmak hoştur. İnsana yakışandır. Bazen bir insan ömrünü aşar. Bizden önce hayatını buna adayanlara da borcumuzdur.
*Önder ve kızı Ceren, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi'ndeki görüşte.
İlk Çözüm Süreci’ndeki hislerinizle bugünküler arasında nasıl bir fark var? O dönemki umutlarınızla bugünkü beklentileriniz arasında nasıl bir değişim oldu? Bir kıyaslama yapacak olsanız, neyin daha zor/kolay ya da daha farklı olduğunu söylersiniz?
Tarih meleğinden bahsettim, tekrara düşmek istemem; hislerimi de dile getirdim zaten. İki dönem ya da iki süreç arasındaki fark, tarafların değişimiyle ilgili bir durumdur ki fark zaten değişim demektir ve her değişim hareketi üretir; her taraf kendince farkı belirler, karşılaştırma ve anlamlar yükleme dönemi diyebiliriz belki buna. Nihai çözüm ise farkların ortadan kalkıp bir çözüme ulaşmaktır…
“Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz”
Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu daha farklı yapabilseydik” dediğiniz bir şey var mı?
Yapabilseydik, ya da olmadı, oldu gibi ifadelerin açıldığı tek kapı suçluluktur ve bu kapıdan içeri girdiğiniz zaman sizi iki şey karşılar: Pişmanlık ve günahkârlık. Benim pişman olduğum ve günahını üstüme aldığım bir durum yok. Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz. Bu meselede de tarihte, felsefe ve sanatta gördüğümüz bir şeyler vardır: Bağışlama ve bağışlanma. Amaç da acının ortadan kalkması… Acı ortada var oldukça ceza ve suç da büyüyor. Denedik, bir daha deniyoruz, hayatımızı buna verdiğimiz için de keşkelerim yoktur. Ne zaman ve ne kadarını yapabiliriz derdindeyim…
Bu süreçte en çok zorlandığınız ya da yalnız hissettiğiniz anlar hangileriydi?
Ahmaklıktan başka beni yalnız hissettirecek hiçbir şey yoktur. Onunla baş etmek zordur. Mesela Nevşin Mengü benim İran’da ya da Suudi Arabistan’da irtica deneyimleme stajına gönderilmemi istedi. Üstelik de çok lümpen bir dille talep etti bunu. Ertuğrul Özkök hep gülen yüzüme taktı kafayı ve tam üç yazı yazdı. Bir gün bile yerinden kıpırdamadığı hak mücadelesi kulvarında benim hakkı yenenler arasında bir hiyerarşi oluşturduğumu söyledi. Bence takıldığı gülümsememdi. Bir gün ona ameliyata girerken, cezaevine girerken, hep gülümseyen fotoğraflarımı göndereceğim. Beni tanıyanlardan dinleyebilir, anılarını yazanlardan okuyabilir, ben işkencelerde ve ölüm oruçlarında bile gülmeyi unutmayan birisiyim. İşte bu ve benzeri ahmaklıkların karşısında zorlanıyorum bazen.
Ne yaparsınız böyle zamanlarda?
Sakinlik ve cesaret limanına demirlerim. Orada bileşimi çok sağlam bir dip kayalığı vardır çünkü. Gerisi tarihin hükmüdür. Birlikte ya da birkaç eksikle birlikte göreceğiz.
*Önder, Pervin Buldan ve Ahmet Türk. (Fotoğraf: DEM Parti)
Barış
Barışı sadece bir müzakere süreci olarak mı görmek gerekir, yoksa barış aynı zamanda bir toplumsal hafıza ve duygu değişimi mi?
Barışı barış olarak görmek gerekli…
Sizce bu tür süreçlerde en büyük yanılgılar neler oluyor?
Hatalı bilgilerden, bu mesele çözülmez gibi dogmatik söylemlerden kaçınmak gerekli. En büyük yanılgı, hatalı bilgiler ve hatalı bilgileri kategorize ederken kullanılan kimi ölçütlerdir, buradan bir fikir çıkmaz. Şimdi Öcalan üzerinden bir fikir ortaya çıktı ve hepimiz bu fikrin ete kemiğe bürünme aşamasındayız. Fikri olgunlaştıran da sabır ve zamandır…
Daha önce yaşanan sürecin nasıl sonuçlandığını düşündüğünüzde, sizi en çok endişelendiren ihtimal ne?
Olumsuzlukları ve kötü sonları düşünmek istemem ve şimdiden endişeden söz etmek de pek yerinde değildir. Korku ve endişe, bir fikir olmadığı zamandır ama şimdi, bir fikir var.
Devlet Bahçeli ile görüşmelerinizde nasıl bir psikolojik ortam vardı? Sizinle konuşurken samimi miydi, yoksa daha çok politik bir mesafe mi hissediyordunuz? Ve şunu da merak ediyorum, Habertürk yayınında onu “övdüğünüz” için eleştirildiniz, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri ciddi bir şeydir; olduğu zaman değil, olmadığı zaman üzülmek gereklidir. Bir soruyu yanıtlamak, bir sorunu çözmek için de eleştiri şarttır ve hatta, deminden beridir dile getirdiğim yürümek bahsi için de yol göstericidir, haritadır; yeter ki tutarlı, uygun ve yeterli olsun… Sayın Bahçeli bir fiskeyle birçok tabuyu yerle bir etti. Neler bunlar hatırlayalım. Bu cumhuriyet Kürdün de cumhuriyetidir dedi, ve ‘Kürt kökenli’ inkarını dil ve resmi söylem alanından defetti. Sayın Öcalan’ı Meclis'e davet etti. “Kurucu Önder” kavramını kullandı. En önemlisi “Geleceği birlikte kuralım,” dedi. Bunun yarısını söyleyen herkese teşekkürü bir borç bilirim.
Barış, sizin için siyasi bir mesele olduğu kadar da…
Soruyu bir cümleyle tamamlayayım: Barış, herkesin kendi hayatını yaşamasıdır… (TY)
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.
Kahramanlara ve kahramanlığa inanmayan bir devrimci
İletişim Yayınları’nın “Sol Bellek” dizisi kapsamında yayımlanan bu kitap, sadece Dr. Selim Ölçer’i tanımakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin uzun ve zorlu bir dönemine dair bellek tazelemenizi de sağlıyor.
“Hekimlerin özlük hakkı için pek çok eylem yaptık, doğrudur. Bu eylemler hastaya zaman ayırma, basın toplantıları ve açıklamaları, muhtelif öneriler, sendikalaşmak için memur sendikalarının kurulması için çabalar, aktif olarak bunların içinde yer almak gibi birçok unsur içeriyordu. Ama günün sonunda diyebilirim ki, biz özlük haklarımız için en çok sokağı kullandık. Neredeyse altı ayda bir, senede bir yürüyüş yaptık. Hekimlerin özlük hakları ve mesleki şartları için. Bu yürüyüşlere katılımlar hiç de fena değildi. Hep iyi sevideydi. Ama nedense, bir kez, o da Turgut Özal döneminde maaşlarımıza yapılan yüzde yüz zammın dışında önemli ölçüde bir kazanımımız olduğunu söyleyemem. O kadar kullandık, o kadar uğraştık ama başarılı olduğumuzu söyleyemem. Özlük hakları bağlamında birtakım başarılar veya çözümler elde edebilmek için yaptığımız mücadele hep sonuçta bir şekilde akamete uğradı.”
Kitap, Özen B. Demir ve Onur Erden’in Dr. Selim Ölçer ile yaptığı, iki bölümden oluşan uzun bir söyleşiden oluşuyor. Ayrıca, Dr. Şükrü Hatun ve Dr. A. Selçuk Mızraklı’nın sunuş yazıları ile 2013 yılında Vecdi Erbay’ın Ölçer’le yaptığı bir başka söyleşi de yer alıyor.
İletişim Yayınları’nın “Sol Bellek” dizisi kapsamında yayımlanan bu kitap, sadece Dr. Selim Ölçer’i tanımakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin uzun ve zorlu bir dönemine dair bellek tazelemenizi de sağlıyor. Kitabı okudukça, bilmediğiniz pek çok şeyi öğreniyor, bazı konular üzerine yeniden düşünmeye başlıyorsunuz.
Kitabın arka kapağından:
“Selim Ölçer, '68’li bir hekim. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi (MK) Başkanlığı yapmış bir hekim hareketi eylemcisi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) kuruluşuna emek vermiş bir insan hakları savunucusu. Kürt kimliğinin tanınma mücadelesine bir toplum önderi -ve bir- muhabbet adamı. Silvan’dan başlayıp Ankara’da tıp fakültesi, Tatvan’da mecburi hizmet, Ankara Numune Hastanesi ve tabip odaları üzerinden, 2000 yılından beri Diyarbakır’da süren dopdolu bir hayat…”
Evet, kitap elinizde akıp giderken, yalnızca Dr. Selim Ölçer’in yaşamına değil, ülkenin toplumsal ve politik geçmişine de tanıklık ediyorsunuz. Ölçer, anlatımında oldukça samimi; hem öz eleştiri yaparken hem de birlikte mücadele ettiği insanları anlatırken içten bir dil kullanıyor.
1948’de Silvan’da doğan, 1962’de lise eğitimi için Ankara’ya gelen, 1972’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Ölçer, öğrencilik yıllarında iki arkadaşıyla birlikte Sosyalist Fikir Kulübü’nü kurdu. Mecburi hizmetini Tatvan’da yaptı, ardından 1977-1980 yılları arasında Ankara Numune Hastanesi’nde Kulak Burun Boğaz (KBB) ihtisası yaptı ve uzun yıllar burada şef muavini olarak çalıştı. 1993 yılında Türkiye KBB Vakfı’nın kurucularından biri oldu. 2000 yılında memleketi Diyarbakır’a döndü ve 2004’te emekli olmasına rağmen mesleğini icra etmeye devam etti.
*Dr. Selim Ölçer (Fotoğraf: Gazete Duvar)
Dr. Şükrü Hatun’un sunuş yazısından bir alıntı:
“O yıllarda içinde birçok insanın olduğu, bir tür beraberce büyük bir halaya durduğu sıra dışı bir topluluktuk ve beraber soluk alıp veriyorduk diyeceğimiz kadar birbirimize yakındık ama bu topluluğun kalbi Selim Abi’ydi. Belki daha doğrusu ve onun tercih edeceği şekilde söylersem ‘Hepimiz birlikte atan büyük bir kalptik.”
Dr. Selim Ölçer, 1986-1990 yılları arasında Ankara Tabip Odası (ATO) Yönetim Kurulu Başkanı, 1990-1995 yılları arasında TTB Merkez Konseyi Başkanı, 2000-2003 yılları arasında ise TİHV Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Ölçer, hekim ve insan hakları mücadelesinde uzlaşmacı kimliğiyle öne çıkarak çalıştığını belirtip ekliyor:
“Kavga-dövüşü benimsemedim, hep uzlaşmacı, hep barıştırıcı kimliğimi kullandım, öyle öne çıktım. Bunu ‘böyle yapayım, iyi olur’ diye yapmadım. Ben böyle bir insanım çünkü ya…”
1995 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olan Ölçer, Diyarbakır’da Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği ile Mezopotamya Vakfı’nın kurucuları arasında da yer aldı.
Kitabın 246. sayfasından bir alıntı:
“Velhasıl ben çok iyi şeyler de yaşadım, çok sıkıntılara da tanık oldum. Ama genel olarak iyi bir hayat yaşadığımı söyleyebilirim. Üzüntülerimle, sevinçlerimle… Zaten hayat tam da böyle bir şey değil mi? Kuşkusuz, ben de bir insanım. Hatalar yapmış olabilirim. Kimilerini üzmüş, kimilerini kırmış olabilirim. Kimilerine karşı ayıp da işlemiş olabilirim. Ama inan, hiçbir zaman asla bilinçli bir biçimde ben kimseye zarar vermedim, vermemeye çalıştım. Kimseyi kırmamaya çalıştım. Yalan söylemedim. İnsanların duygularını, ekonomik durumlarını asla ve kat’a sömürmeye çalışmadım. Bunları yaparken hep, işte o 68’deki inandığım şeylerle ayakta kalmağa çalıştım.
“Ben hala ‘o’yum aslında, biliyor musun? 68’in devrimcisiydim (…) Ben hep 68’in naifliğiyle hala ayakta duruyorum. Biz hayata çok güzel baktık. 68’in o naif, o insanları kırmayan, kavga dövüşe, şiddete, zulme eziyete karşı duran insanların, o devrimci naif tarafını hala kendi içimde taşıyorum (…) O zaman da demiştim, ‘Kahramanlıklara ve kahramanlara karşıyım,’ diye. Yani ben sadece kahramanlıklara ve kahramanlara inanmamakla kalmıyorum, aynı zamanda karşıyım.
“Eğer bir toplum kahraman üretiyorsa orada bir problem vardır. Orada insanların canını sıkan bir şey vardır. Yani onun için, mümkün olduğunca bu toplumda beraber, ortak, dayanışma içinde bir barış ikliminin kurulması ve yaşatılabilmesi için kendimce bir yaşam sürdüm. Ne kadar becerdim, bilmiyorum. Sürçülisan edip kimilerini kırdıysak, kimilerini üzdüysek de affola.”
Dr. Selim Ölçer kitabı, bellek tazelemek için önemli bir araç.
Özen B. Demir ve Onur Erden, Dr. Selim Ölçer: “Ne Kahramanlara Ne de Kahramanlığa İnanırım”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025, 272 sayfa.
Sosyal Hizmet Uzmanı ve Kamu Yönetimi Uzmanı.. bianet'e yaşlılık ve diğer sosyal hizmet alanları ile hayatın sair ve şiir hallerine dair yazılar yazıyor. www.yasliyimhakliyim.com adlı kişisel web...
Sosyal Hizmet Uzmanı ve Kamu Yönetimi Uzmanı.. bianet'e yaşlılık ve diğer sosyal hizmet alanları ile hayatın sair ve şiir hallerine dair yazılar yazıyor. www.yasliyimhakliyim.com adlı kişisel web sitesi var.. Emekli.