ÖLÜYE SAYGI VE ADALET PANELLERİ V/ PROF. DR. ÜMİT BİÇER
Adli Tıp Kurumu nasıl, nasıl olmalı?
Adli Tıp mevcut hukuk sisteminde ona itaat etmeye, ona riayet etmeye çalışan bir yapılanmadır. Bağımsız ve özerk olmadığı sürece bugün tartıştığımız kararları karşımızda göreceğiz.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, Ocak 2021'den bu yana toplanıyor. 10 Nisan'da başlayan panellerin beşincisi "Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" idi.
"Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" paneli 18 Aralık 2021'de gerçekleşti. İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı avukat Eren Keskin'in moderetörlüğündeki programa Adnan Orhan, avukat Rengin Ergül ve Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer katıldılar. Bu dizimizde paneldeki konuşmaların çözümlerini yayımlıyoruz, panelleri kayıttan da izlemek mümkün.
"Türkiye'de ölülere yönelik şiddet", "Farklı İnançlar cenazelere ve mezarlıklara saldırıları konuşuyor", "Hukukçular Ölüye Saygı ve Adaleti Konuşuyor" , "Basında Ölülere Yönelik Şiddetin Yeri" başlıklı panelleri de buradan okuyup, izleyebilirsiniz.
Adli Tıp Kurumu'ndan, adli tıp yapılanmasından söz ederken adli tıp yapılanmasının resmi bilirkişilik olduğu vurgusu hepimizin sürekli yıllardır yaptığı bir kurgu.
Resmi bir bilirkişi yapılanması olduğu ve devlete bağlı olarak çalıştığı için de devletin dâhil olduğu kolluk görevlilerinin sorunlu olduğu olaylarda bu kurumun verdiği kararların bugüne kadar hep tartışmalı olduğunu ve devletin refleksi ile iktidarın refleksiyle hareket ettiğine dair algının bizde sürekli olarak pekiştiğini söyleyebiliriz.
Niye böyle diye bakıldığında aslında devlete bağlı yapılanmaların, özerk olmayan yapılanmaların özelliklerinin tüm dünyada benzer olduğunu Türkiye'nin de bu benzerlikten kaçınmadığını ilk başta teslim etmek gerekiyor.
Adli Tıp Kurumu ölüm ve yaşamla ilgili konularda hukuka destek olmak, suç delillerini ortaya çıkartmak, bununla ilgili incelemeler yapmak ve hukukun vereceği kararda onun sağlıklı karar vermesini sağlamak için kendisini tarif eden bir disiplin. Ancak bu disiplin devlet söz konusu olduğunda resmi bilirkişilik yapılanmasıyla bu özelliğini koruyamıyor, bu özelliği taşıyamıyor.
Mücadele
Dünyanın bütün coğrafyalarında resmi bilirkişilik yapılanmalarının bilimin gereklerine, o alanın ihtiyaçlarına yönelik çalışmaları çok sınırlı yaptığını biliyoruz. Ölülerle ilgili çalışmalar konusunda da aslında dünyada adli tıp alanındaki gelişmelere bakınca yalnızca buradaki bilimsel gelişmelerin değil, zorla kaybedilenlerin mezarlarını arayan annelerin, kadınların mücadelesiyle adli tıbbın bir yerlere geldiğini görürüz.
Hatta Minnesota protokolü dediğimiz sürecin de aslında annelerin mücadelesi sonrasında o bölgedeki bilim insanlarının, avukatların, hekimlerin "kaybedilen kişileri nasıl bulabiliriz, bulduğumuz kişilerle ilgili suç delillerini saptayıp sorumlularla ilgili adaletin tesisi yolunda bir çaba gösterebiliriz kaygısı önce o bölgede bağımsız bir adli tıp yapılanması oluşmasına yol açıyor.
Ardından o yapılanma dünyadaki adli tıp alanında çalışan insanların da katkılarıyla 1991yılında arkadaşlarımın söz ettiği Minnesota Protokolü'nün oluşup onun bütün yargısız infazlardan zorla kaybedilen kişilerin mezarlarının saptanması da dâhil olmak üzere suçu ortaya çıkartmak üzere uluslararası bir kılavuz olarak önümüze konuyor.
İlk standart
Bu kılavuz önümüze konmasına karşın, Türkiye’de ancak 1996 yılında işkencede öldürülen bir kişinin otopsisini usulüne uygun yapılıp yapılmadığını değerlendirmek için Şebnem Korur Fincancı ve o rapora imza atan iki hekim tarafından değerlendirilerek Minnesota protokolü ölümlerle ilgili incelemede bir standart olarak işaret ediliyor.
O zamana kadar ölümlerle ilgili standartlarda Minnesota Protokolü'nün herhangi bir şekilde gündelik hayata girmesi söz konusu değil, zaten adli tıp yapılanması da bu tür uluslararası standartları sıklıkla kendi işine gelmediği durumlarda bir kenara itiyor.
Adli tıp yapılanmasını bağımsız teknik bir değerlendirme yapan kurum gibi ele almakta çok doğru değil. Mevcut hukuk sisteminin bir parçası, mevcut yargılama pratiğinin içinde kendi önüne konan hadiselerde sorumluluğunu da aslında devletin sorumluluğuyla birlikte hissettiği ve sorumluluğunu sıklıkla bir suç varsa örtbas etme, bununla ilgili incelemeleri eksik bırakma yoluna giderek de Adli Tıp kendinden beklenen görevleri yerine getiriyor.
Ne yapmalı?
Ancak bağımsız adli tıp uzmanlarının varlığı, üniversitelerin bu konuda mücadele eden yapılanmaların varlığı ve adli tıpla ilgili toplumun hep birlikte çaba göstermesi adli tıp uygulamalarını değiştiren bir süreç.
Bu coğrafyada da adli tıpla ilgili tartışmaları yaparken bunu öncelikle hatırlamak ve bunun üzerinden ne yapabileceğimizi düşünmemizde yarar var.
Adli tıp, Türkiye’de Minnesota protokolünü uygulamanın içine dâhil etme sürecinde eksik kaldığı gibi uzmanlık alanının getirdiği standartları da çok sonra bu alana taşıyıp otopsilerde ve değerlendirme süreçlerinde bir ölüm incelemesini nasıl yapılması gerektiği konusunu geciktirdi.
Çünkü devletin, aslında kamu görevlisinin dâhil olduğu suçlarda veya katliam olarak nitelendirilen belirli kesimleri hedef alan olaylarda ortak bir tavrı var. Suç delillerinin ortadan kaldırmak, kayıtlarla ilgili bir çalışma yürütülecekse bu çalışmaları aksatmak, onlara ulaşılmamasını ve bu yolla hem cenazelere yönelik bir saldırıyı hem de o cenazenin yakınlarını farklı ruhsal travmalarla karşı karşıya kalmasının ve bu zararın, bu travmanın nesiller boyu aktarılmasının da yolunu açıyor.
Ve en önemlisi insanları bu cinayetlerle, bu cinayetlerin ortaya çıkmaması yoluyla da endişeye sevk etmek, onlarda korku yoluyla bir baskı oluşturmanın aracı olarak da hizmet veriyor.
Resmi bilirkişilik
Bugüne kadar tek resmi bilirkişilik yapılanması olarak tanımlanan bir kurumdan incelemeleri belirli standartlarda veya olayların kendisine yüklediği görevleri yerine getirecek bir büyüklükte yapılanma oluşturmasını beklersiniz.
Adli tıp aslında devasa bir yapılanma gibi gözükmekle birlikte ölümle ilgili incelemeler ve araştırmalara bakıldığı zaman özellikle bu coğrafyada zorla kaybedilenlerin sayısının binlerle olduğunu, onun dışında kaybedilen, farklı şekilde gömüldüğü düşünülen insanlarla birlikte bu sayının büyüklüğü düşünüldüğünde, sizin bu insanları bulmak için ona uygun bir yapılanma oluşturmanız, buna ilişkin uluslararası bilimsel standartları kendi yapılanmanıza alarak ona uygun bir model geliştirmeniz gerekir.
İstanbul'a sevk
Bu güne kadar bakıldığı zaman, Adli Tıp'ta bütün cenazeler Türkiye devletinin neresinde olursa olsun zorla kaybedilenin, kimliklendirme konusunda bir sorun teşkil ettiği düşünülüyorsa, devlet ve kamu görevlileriyle ilgili ciddi bir suç iddiası varsa cenazeleri İstanbul’a sevk etmeye çalışıyor.
İstanbul’daki otopsi salonlarının yapısına baktığınız zaman, otopsi salonlarının toplu cenazeleri değerlendirmek, onları korumak, onlarla ilgili insanların rahatça inceleme yapmak için uygun olmadığını biliyoruz.
Çağdaş standartlarda olduğunu söyleyen Adli Tıp Kurumu'nun bu durumda ne yapmasını beklersiniz? Uygun bir hazırlık yapmasını veya bu hazırlığı yapamadığı, yapamayacağı koşullarda da bunu belirtip farklı yerlerde benzer merkezlerin oluşturulmasını ama asıl önemlisi bu alanda var olan adli tıp ana bilim dallarının ve diğer uzman heyetlerin dâhil olmasını sağlayacak öneriler getirmesini beklersiniz.
Minnesota
Bu güne kadar adli tıp kendi tekelini kaybetmek yönünde hiçbir adım atmadı adeta bu tekele, bu güce sahip çıkmak için her türlü çabayı sürdürdü. Ve biz kaybedilen insanların mezarlarını arayan ailelerin desteğine adli tıbbın girmesini isterken, Adli Tıp bu desteği yıllarca söylemiş olmamıza rağmen bugüne kadar bir ölüm incelemesini aslında olay yerinden başlatmadı.
Olay yeri ile ilgili incelemeleri usulüne uygun yapmazsanız, bilimsel standartları kullanmazsanız orada cenazeler ile ilgili incelemeler sırasında iş makineleri greyderler kullanarak o mezarlara, oradaki insanların hem cenazelerine bir saldırıyı gerçekleştirmek hem de suç delillerini yok etmek şeklinde ikili bir çalışmayla orada adalet duygusunu da zayıflatırsanız sizin bir toplumsal barışı gerçekleştirme şansınızın olmadığını görürsünüz.
Ve bu kurum toplumsal barışın gerçekleştirilmesine de engel olacak bir yapıya kavuşur.
Bugün Minnesota Protokolü'nden söz ederken ölümle ilgili incelemelerin aslında zamanında hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesini, objektif standartların kullanılmasını ve en önemlisi de açıklığı savunuyoruz.
Bugüne kadar Türkiye'de ölümle ilgili yapılan inceleme ve araştırmalarda az önce arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi bağımsız adli tıp uzmanlarının yer alması büyük ölçüde engelleniyor.
Bunu nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyorum? Çünkü, süreçler hızlı bir şekilde apar topar bitiriliyor, avukatların ve bağımsız uzmanların yetiştirilmesinin önünde fiziksel engeller oluşturuluyor veya onların varlığında da hukuki birtakım gerekçeler gösterilerek insanların bu süreçler içinde yer almasının önüne geçiliyor.
Olay yerinden başlamak
Kayıtlarla ilgili bir inceleme yapılacaksa aslında onun olay yerinde başlaması gerektiğine ama daha da önemlisi orada ne arandığını, niçin arandığını ve nasıl arandığını bilmek, ona ilişkin bazı kılavuzlar üzerinden ekip ulaştırarak bunu o ekiplerin çalışmasıyla sürdürmek durumundayız.
Bugün bakıldığında Adli Tıp Kurumu'nda uygun bir olay yeri araştırma-inceleme ekibi bulunmamakta, kayıplarla ilgili değerlendirme konusunda var olan birkaç uzmanın da aslında bu tür mezarların açılması sırasında yer alması gerektiğine yönelik çağrılar, talepler hep cevapsız kalmakta.
Siz Adli Tıp olarak zaten baştan itibaren bir mezarın açılmasını uzman kişilerle gerçekleştiremiyorsanız, kurum olarak bu sürece müdahil olmuyorsanız, yapacağınız çalışmaların niteliğini bozan ve bunun ortaya çıkarttığı sorunları bugüne kadar gören bir yapılanma hiç sesini çıkartmıyor ve bunun yine aynı şekilde devam etmesini sağlıyorsa ciddi bir sorumluluk içinde demektir.
Bağımsız uzmanlar
Bugün mezar açmadan başlayarak süreçlere bağımsız uzmanların dâhil edilmesinin yolunu açmak gerekiyor. Türkiye'de ne yazık ki çok sınırlı sayıda mezar açılıyor, bizler de, o da farklı şekillerde insan hakları derneklerinin, insan hakları savunucusu milletvekillerinin, oradaki kayıp yakınlarının baskısıyla çok sınırlı sayıda bu tür değerlendirmelere dâhil edildik.
O değerlendirmeler sırasında bazı müdahalelerimizle sürecin hiç olmazsa daha saygılı ve suç delilinin tespit edileceği, insanların uygun bir şekilde mezardan çıkarılıp defnedilmesinin nasıl yapılacağını gösterme şansı bulduk.
Ama bunları Adli Tıp Kurumu'na gönderdiğinizde incelemelerin standartlara uygun olması ve bu sürecin hızlı bir şekilde gerçekleştirildikten sonra da bir an önce yakınlarıa bilgi verilmesi gerekir.
Çünkü sürenin uzaması bu insanların o tramvayla daha yoğun bir şekilde karşı karşıya kalmaları ve bu süreçlerin ister istemez hem yakınları hem de toplum üzerinde ayrı bir travma ayrı bir endişe kaynağı olması söz konusu.
Yorum-öneri
Adli Tıp ile ilgili değerlendirmelere bakıldığı zaman kısaca aslında şunları söyleyebilirim:
* Koruyucu hekimlik anlamında yapılması gereken çalışmaları hazırlamak, bilgilendirmek ve aslında teknik bir inceleme yaptığını ifade ederken teknik bir inceleme dahi yapma konusunda yetersiz olması bilimsel standartlara uygun davranmaması ve resmi bilirkişilik yapılanması olarak resmi görüşün dışında görüş bildirmeyi adeta kendine zul kabul etmesi en büyük problem.
* Adli Tıp Kurumu özerkleşmediği, devletle ilgili çalışmalarında tek otorite olmaktan vazgeçmediği sürece bu kurumun yapılanmasının -teknik geliştirmeler ve kılavuzları kullanma konusunda müdahalelerle ne kadar zorlarsak zorlayalım- değişmeyeceğini anlamak ve ona göre bir çaba sürdürmek gerekiyor.
* Adli Tıp yapılanması mevcut hukuk sisteminde kendisine biçilen rolü sorgulamayan, o rolün dışına çıkmak istemeyen bir yapılanma. Böyle olduğu için de yarın da adli tıbbın süreçlerde neyi ne kadar kötü yaptığını konuşmaya devam edeceğiz.
Devletin politikaları
Sahici ve samimi anlamda bu süreçlerin adli tıp tarafından da sahiplenilmesini istiyorsak, aslında bu adli tıbbın teknik incelemelerini iyileştirmesinde değil devletin ötekileştirme, düşmanlaştırma politikalarından vazgeçmesi yoluyla olabilecektir.
Cezasızlığın hala çok yaygın olarak kullanıldığı bir sistemde adli tıp yapılanmasının da cezayı pekiştirici bir unsur olması açıktır.
Hasta mahpuslar
Mesela, yıllardır hasta mahpuslarla ilgili Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği engellilik sınıflamasını kullanarak o insanların yalnızca mevcut hastalığı değil bulunduğu koşullar, aldığı sosyal destek çerçevesinde ele alınmasının gerekli olduğunu bilimsel toplantılarda söylememize rağmen, Adli Tıp Kurumu yıllardır hep aynı şekilde karar veriyor.
Bu kararı verirken zaman zamanda toplum için "tehlikelilik" unsurunu dahi dikkate aldığını vurguluyor. Böyle bir yapılanma kılavuzları kullansa da herhangi bir çözüm üretilmesine katkı vermeyecek duygusundayım.
TİHV
Bir adli tıp uzmanı olarak, biz yine de her durumda bağımsız uzmanların varlığını bu alanda kullanılan az önce sevgili Rengin'in (Ergül) de ifade ettiği gibi Minnesota Protokolü, Kızıl Haç’ın önerdiği kılavuzu, Arjantin adli antropoloji ekibinin kılavuzlarını, hatta bunların en son bir toplamını Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) olarak biz de hazırlamıştık.
TİHV’in formlarını kullanarak müdahil olmamızda yarar var. Diğer taraftan da kaybedilenlerle ilgili bir değerlendirme yapacaksak, onlarla ilgili somut bilgileri bir araştırmada uzmanların kaybedilen kişiler ile ilgili değerlendirme yapabilmesini sağlayacak anatomopatolojik özellikler olaya ilişkin özellikleri içerecek formlar şeklinde saklamamız gerekiyor.
Bir mezar yerine gittiğinizde kaybedilen kişinin kim olduğunu, kaç yaşında olduğunu, sağlığında geçirdiği hastalıkları, onun vücudunda bulunan bir protezin varlığını bilmeksizin hatta kaybedildiği sırada üzerindeki giysiler ile ilgili bilgi olmaksızın, ölümlerle ilgili değerlendirmeleri yapmakta sıkıntı yaşıyoruz.
Ben son olarak şunu söyleyebilirim, Adli Tıp mevcut hukuk sisteminde ona itaat etmeye, ona riayet etmeye çalışan bir yapılanmadır.
Bu yapılanmanın bilimsel, uygun ekip ve olanaklara sahip olmasının mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Adli tıp bir bilim dalı olarak bağımsız ve özerk olmalıdır, bağımsız ve özerk olmadığı sürece bugün tartıştığımız kararları karşımızda göreceğiz. (ÜB/Lİ/AI/APK/KU)
* 18 Aralık 2021'de webinar olarak gerçekleşen “Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" paneli kayıtlarını Leyla İşbilir yazıya döktü, İnisiyatif'ten Ayhan Işık yayına hazır hale getirdi. Metindeki arabaşlıklamayı bianet yaptı. Manşet görseli ve metin görsellerini Korcan Uğur düzenledi. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi'ne çalışmayı bianet'te yayımlama imkanı verdikleri için teşekkür ediyoruz. e-posta: oluyesaygiveadalet@gmail.com
Cezaevinde yalnız olmadığınız hissi gerçekten çok mühim. En önemli kısım: NEŞE! Neşeniz size yardım edecek. Neşenizi, kahkahanızı kaybetmeyin, ağız dolusu gülün!
Çiğdem Mater’in mektubu, ilk olarak BirGün’de yayımlanmıştır.
Sevgili herkes,
Aslında cezaevi adeti yeni tutuklanana postayla mektup, kart göndermek, ismiyle cismiyle “merhaba” demek. Ama son altı yedi ayda o kadar kalabalıklaştınız ki, çareyi sizlere içeriden içeriye mektup yazarak, BirGün üzerinden “merhaba” demekte buldum. Sizlere isimlerinizle hitap etmeyi çok isterdim ama hepinizin adını yazmaya kalksam, birkaç gün tam sayfaya ihtiyacım olurdu, mazur görün!
İlk tutuklandığımız günlerde, gelen giden herkese “biz hızlıca çıkamazsak, hepiniz ufak ufak yanımıza gelirsiniz” diyordum, muhtemelen benden önce tutuklanan pek çok kişinin kurduğu bir cümleydi bu. Kehanetim, kehanetimiz doğru çıktı diye sevinecek değilim ama bir yandan hapse girmenin “normalleşmesi”ni saçma ve tuhaf olsa da iyi buluyorum. Eskiden utanılan fısıldanan bir şeydi, şu anda nerdeyse gurur duyulan bir hal oldu.
Geçen de şunu düşündüm: Cumhurbaşkanı seçilme koşullarından (-bence epeyce manasız olan) üniversite mezuniyeti şartı kaldırılsın yerine hapse girmiş olma şartı konsun. Önümüzdeki 20-30 yıl siyasi yelpazenin herhangi bir kanadında aday sıkıntısı yaşamayız. Biz, 2022 Nisan’ında tutuklandığımızda Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinden “merhaba”lar almıştık, tanıdık, tanımadık, aynı hukuksuzluğu paylaştığımız bir sürü insandan kartlar, mektuplar…
Cezaevlerinden gelen “merhabalar”ın kıymeti çok, yalnız olmadığınız hissi paha biçilemez, ayrıca “yeni girdiğiniz” ortama dair mekanın sahiplerinden gelen öneriler altın değerinde! Eminim sizler de böyle çok mektup alacaksınız, son birkaç ayın tutuklanma sayılarındaki delirmeye bakarsak, muhtemelen almaya başladınız bile! Bu mektupların bir kıymeti de bence tarihin bizimle “bizim başımıza gelenle” başlamadığını kanıtlamaları.
Sadece bugünlerden bahsetmiyorum, hadi Osmanlı'yı geçelim, cumhuriyet tarihini esas alalım, 100 yıldır herkese oldu, herkese olabilir, herkese olacak…
Son birkaç aydır pek çok yerde sarı öküz göndermeleri çıkıyor karşıma. Doğrudur sarı öküzü kestirmeyeydik iyiydi de, herkesin de anlaşılan sarı öküzü kendine, İstiklal Mahkemeleri’nden Takrir-i Sükun’a, Varlık Vergisi’nden Yassıada’ya, Deniz Gezmiş-Hüseyin İnan-Yusuf Aslan’a, 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a, Cumhuriyet davasına, ilk kayyımlardan Gültan Kışanak’la Fırat Anlı’ya, ilk parti eş genel başkanları Selahattin Demirtaş’la Figen Yüksekdağ’a, Kobanî’den Gezi davasına, aradaki sayısız kayyıma, öyle çok sarı öküz kestirdik ki “senin sarı öküzün hangisi?” diye test yapsak, şıklar A’dan Z’ye yol olur, bu andıklarım bir avazda aklıma gelenler…
Ama biz, “içerdekiler”e , bize dönersek, gerçekte aslolan sade bize olmadığı, herkese her zaman olduğu, ve ne yazık ki böyle giderse, olmaya devam edeceği bilgisi, bu bilgi, tuhaf ve saçma ama insanı ayakta tutuyor.
Cezaevinde yalnız olmadığınız hissi gerçekten çok mühim. Bir de, bence, gündelik hayatın akmasını sağlayan rutin! İlk aldığım mektuplarda, herkes “rutinini yarat” diyordu. İlk günler far görmüş tavşan, sudan çıkmış balık gibi olduğumdan çok anlamamıştım. (-merak etmeyin, o şaşkın haliniz, çok çabuk geçecek, “telefonum nerede?” falan diye düşünmeyi hızlıca terk edeceksiniz!), sonra anladım. Cezaevinde zaman, rutininizi oturttuğunuzda şaşırtıcı ama epeyce hızlı akıyor. Rutin kırılırsa, ki memleket sağolsun, rutini kıracak malzeme üretme manasında dünya markası, o günler saatler geçmiyor, o yüzden rutine sarılın!
Benim için rutinin bel kemiği okumak ve yazmak, dolayısıyla en mühim yer kütüphane. Neden belli değil, memleketteki her cezaevinin kuralı, kaidesi farklı, yıllarca akademi özerk olsun dedik, meğer cezaevleri özerkmiş. Her cezaevinin kitap kaidesi,kuralı da farklı ama yolunuzu, yönünüzü hemen bulacaksınız, eminim. Okuma ritmimi oturttuğumda, en şaşırdığım şey cezaevinin doğası gereği, hemen hemen hiç dış uyaran olmadığından, ne kadar hızlı ve içselleştirerek okuduğumdu. Yani, durduk yere cezaevi övmek istemem ama dikkatinizi dağıtacak hiçbir şey olmayınca, okumak bambaşka bir ritim kazanıyor.
Gündelik hayatta en dikkat etmeniz gereken şey elbette sağlığınız. Aslolan kendinizi iyi tutmanız. İlk zamanlar kilo vereceksiniz, panik olmayın ama yeme-içmenize (-elbette koşullar dahilinde, mümkün olduğunca!) dikkat edin. Koğuşların ve hücrelerin efsaneleri semaver ve kettle’ların neler pişirebildiğine inanamayacaksınız! Hem mutfakta hem de gündelik hayatta o kadar yaratıcı fikirler bulacaksınız ki, kendinizle gurur duyacaksınız.
Hakkınızdır, duyun! Kendinize imkanlar ölçüsünde “alanlar” yaratın, kendinize ait bir masa, bir kenar, köşe, kalabalıkta zor biliyorum ama deneyin!
Sırrı Süreyya Önder: “Uzun bir geleceği düşünüyoruz”
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak İmralı Heyeti’nde yer alan Sırrı Süreyya Önder ile barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri konuştuk.
Sırrı Süreyya Önder, nereli? Kürt mü, Alevi mi? Hangi filmleri çekti? Dijital bilgi kaynaklarında adını arattığınızda onun hakkında en çok merak edilen sorular bunlar. Ama onun hikâyesi, arama motorlarına sığmayacak kadar derin ve virajlı.
1962’de Adıyaman’da başlayan hayatı, uzun yol şoförlüğünden cezaevi yıllarına, sinemadan siyasete uzanan bir yolculuk oldu. Türkiye’nin her köşesinde bir hikâye biriktirdi; o da hikâyeleri hem perdeye hem de meydanlara taşıdı. Siyasete adım attığında da hikâye anlatıcılığını bırakmadı —bu kez barışın, ortak bir geleceğin mümkün olduğunu haykırarak. Çözüm Süreci döneminde, 21 Mart 2015'te milyonlarca insana barış mektubunu okuyan yine o oldu.
Sırrı Süreyya Önder, şimdi yine “Yüreğimiz elimizde, barış için geziyoruz,” diyerek yollarda. Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak, İmralı Heyeti’nde.
Uzun yolların ve ağır kelimelerin insanı Sırrı Süreyya Önder’le, barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri ve sürecin halet-i ruhiyesini konuştuk.
Öcalan’la yeniden görüşme
Abdullah Öcalan’la görüşen heyette olmak sizin için nasıl bir his? Onu yıllar sonra gördünüz. İlk anda aklınızdan neler geçti?
Bu soruya kişisel bir bağlam ekleyerek cevap vermek isterim.
Benim için öncü siyasetçiler, birçok özelliğinin yanında hakikat arayışında olan kişilerdir ve bu hakikat de herkese alenidir. Siyasette kişinin konumu değil, dile getirilenin, konuşulanın, çözülmek istenenin içeriği daha çok dikkatimi çeker. Yani hedef ya da amaç benim için birincildir. Söz konusu ettiğimiz şey, toplumsal barıştır. Bunun için küçük ya da birileri tarafından basit olabilecek kanaatler bile, değerler kadar kıymetlidir. Kürt sorunu, barış gibi konular, hep düşünülen ama hissetme noktasında tıkanan konular olmuştur.
Hissetmek denildiğinde bir şeyi ya da bir fikri temsil etme anlaşılmıştır. Aynı zamanda his, kavramsız bir görüyle sınırlandırılarak duygusal bir alana hapsolunca ya bir yanda kalakalmış ya da içeriksizleştirilmiştir. Bu anlamda Öcalan, neredeyse şirazesi kopmuş bir kitabı, Kürtler ve Türkler bahsini yeniden ele alıyor ve ben de tanıklık ediyorum; aklıma gelen ilk şey, bu tarihi bir an ve fırsattır. Uzun bir geçmişten geliyoruz ve uzun bir geleceği düşünüyoruz, buradan da diri, eşit, adil ve özgür bir insan soyu duygusu… Kurutulmuş bir dalı yeniden yeşertme çabası. Bu, aklımdan geçen bu…
*İmralı Heyeti üyeleri, Abdullah Öcalan ve İmralı’da bulunan diğer mahpuslar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş, 27 Şubat 2025. (Fotoğraf: DEM Parti)
Görüşmelere giderken heyette nasıl bir duygu paylaşımı vardı? Yol boyunca sizi hangi düşünceler meşgul etti? Üstelik dozu bir hayli yüksek eleştiri, kaygı ve sitem sağanağı altında.
Bir şeyi çözemediğimizde burkuluruz. Toplumsal ve siyasal olarak kimi sorunlar babında bir demans tutumumuz vardır. Kimi ilaçlar alıyoruz ancak ilaçlar kadar (öneri, çözüm ve söz) yürümek de önemlidir. Biz ikinci keredir yola çıktık… Bizi ‘boş yapanlar’dan ayıran da budur: Hareket etmek. Hareket ettikçe beynimiz ve kalbimiz açılır; algılarımız artar, bilinç düzeyimiz yükselir; böylece ruhsal erozyona karşı durulur. Biz yürümek istiyoruz ve birileri de elbette durdurmak isteyecektir.
Bu anlamda Schopenhauer’ın bir zamanlar felsefe için söylediği kimi imaları siyaset için de söyleyebilirim: “Siyaset çok kafalı bir canavardır ki her biri ayrı bir lisanla konuşur… Siyasetçi ise gece vakti nara atıp insanları rahatsız eden külhanbeyleri gibidir…” İşte biz, yola çıkmıştık, elimizdeki tek harita da İmralı’ydı… Yol burayı gösteriyordu ve bizim idealimizdeki siyasetçi sürekli yolda olan kimseydi… Biz de yoldaşlarımızla beraber yoldaydık yine… Herkes tarafından anlaşılmak önemli, kendimizi de bu yolda anlamak ve geliştirip dönüştürmek daha önemli. Önümüzdeki yol da arkamızdaki yol da bizimdi. Üstelik arkamızda bin yıllar vardı ve Öcalan, egemenler tarafından yıllarca derinleştirilen bir kuyudan çıkmak için ip örüyordu…
Ben ve Pervin Buldan, bu yolculukta bunları konuşuyorduk durmadan.
“Tarih meleği”
Bunca yıl sonra hem ilk sürecin içinde bulunmuş hem de bugün yeniden bu sürecin parçası olmuş biri olarak, barış mücadelesini insan ömrü üzerinden nasıl tanımlarsınız?
Barış için savaşmak insanı genç kılar, sonuç alınırsa da mutlu olunur. Tarih Meleği diye Walter Benjamin’den bize kalan bir metafor vardır. Bu meleğin yüzü geçmişe çevrilidir… Bize bir olaylar zinciri olarak görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Burada biraz daha kalmak istiyor melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek için. Ben de şu üç günlük dünyada bu melek gibi çekip gitmeden bunları yapmak istiyorum ve bunları yapmak isteyenlerle de bir arada olmak mutlu ediyor beni. Melek bunu başaramıyor, çünkü cennete çağrılıyor ve ölüm diye bir şey yok onun hayatında. Bense, barışı görmek istiyorum… Yürüdüğüm yol da bana daha çok yürü diyor. Türküdeki gibi.
Ömür bir nefes arası…
Her kişi hayatını anlamlandırmaya çalışır. Barışla ve özgürlükle anlamlandırmak hoştur. İnsana yakışandır. Bazen bir insan ömrünü aşar. Bizden önce hayatını buna adayanlara da borcumuzdur.
*Önder ve kızı Ceren, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi'ndeki görüşte.
İlk Çözüm Süreci’ndeki hislerinizle bugünküler arasında nasıl bir fark var? O dönemki umutlarınızla bugünkü beklentileriniz arasında nasıl bir değişim oldu? Bir kıyaslama yapacak olsanız, neyin daha zor/kolay ya da daha farklı olduğunu söylersiniz?
Tarih meleğinden bahsettim, tekrara düşmek istemem; hislerimi de dile getirdim zaten. İki dönem ya da iki süreç arasındaki fark, tarafların değişimiyle ilgili bir durumdur ki fark zaten değişim demektir ve her değişim hareketi üretir; her taraf kendince farkı belirler, karşılaştırma ve anlamlar yükleme dönemi diyebiliriz belki buna. Nihai çözüm ise farkların ortadan kalkıp bir çözüme ulaşmaktır…
“Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz”
Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu daha farklı yapabilseydik” dediğiniz bir şey var mı?
Yapabilseydik, ya da olmadı, oldu gibi ifadelerin açıldığı tek kapı suçluluktur ve bu kapıdan içeri girdiğiniz zaman sizi iki şey karşılar: Pişmanlık ve günahkârlık. Benim pişman olduğum ve günahını üstüme aldığım bir durum yok. Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz. Bu meselede de tarihte, felsefe ve sanatta gördüğümüz bir şeyler vardır: Bağışlama ve bağışlanma. Amaç da acının ortadan kalkması… Acı ortada var oldukça ceza ve suç da büyüyor. Denedik, bir daha deniyoruz, hayatımızı buna verdiğimiz için de keşkelerim yoktur. Ne zaman ve ne kadarını yapabiliriz derdindeyim…
Bu süreçte en çok zorlandığınız ya da yalnız hissettiğiniz anlar hangileriydi?
Ahmaklıktan başka beni yalnız hissettirecek hiçbir şey yoktur. Onunla baş etmek zordur. Mesela Nevşin Mengü benim İran’da ya da Suudi Arabistan’da irtica deneyimleme stajına gönderilmemi istedi. Üstelik de çok lümpen bir dille talep etti bunu. Ertuğrul Özkök hep gülen yüzüme taktı kafayı ve tam üç yazı yazdı. Bir gün bile yerinden kıpırdamadığı hak mücadelesi kulvarında benim hakkı yenenler arasında bir hiyerarşi oluşturduğumu söyledi. Bence takıldığı gülümsememdi. Bir gün ona ameliyata girerken, cezaevine girerken, hep gülümseyen fotoğraflarımı göndereceğim. Beni tanıyanlardan dinleyebilir, anılarını yazanlardan okuyabilir, ben işkencelerde ve ölüm oruçlarında bile gülmeyi unutmayan birisiyim. İşte bu ve benzeri ahmaklıkların karşısında zorlanıyorum bazen.
Ne yaparsınız böyle zamanlarda?
Sakinlik ve cesaret limanına demirlerim. Orada bileşimi çok sağlam bir dip kayalığı vardır çünkü. Gerisi tarihin hükmüdür. Birlikte ya da birkaç eksikle birlikte göreceğiz.
*Önder, Pervin Buldan ve Ahmet Türk. (Fotoğraf: DEM Parti)
Barış
Barışı sadece bir müzakere süreci olarak mı görmek gerekir, yoksa barış aynı zamanda bir toplumsal hafıza ve duygu değişimi mi?
Barışı barış olarak görmek gerekli…
Sizce bu tür süreçlerde en büyük yanılgılar neler oluyor?
Hatalı bilgilerden, bu mesele çözülmez gibi dogmatik söylemlerden kaçınmak gerekli. En büyük yanılgı, hatalı bilgiler ve hatalı bilgileri kategorize ederken kullanılan kimi ölçütlerdir, buradan bir fikir çıkmaz. Şimdi Öcalan üzerinden bir fikir ortaya çıktı ve hepimiz bu fikrin ete kemiğe bürünme aşamasındayız. Fikri olgunlaştıran da sabır ve zamandır…
Daha önce yaşanan sürecin nasıl sonuçlandığını düşündüğünüzde, sizi en çok endişelendiren ihtimal ne?
Olumsuzlukları ve kötü sonları düşünmek istemem ve şimdiden endişeden söz etmek de pek yerinde değildir. Korku ve endişe, bir fikir olmadığı zamandır ama şimdi, bir fikir var.
Devlet Bahçeli ile görüşmelerinizde nasıl bir psikolojik ortam vardı? Sizinle konuşurken samimi miydi, yoksa daha çok politik bir mesafe mi hissediyordunuz? Ve şunu da merak ediyorum, Habertürk yayınında onu “övdüğünüz” için eleştirildiniz, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri ciddi bir şeydir; olduğu zaman değil, olmadığı zaman üzülmek gereklidir. Bir soruyu yanıtlamak, bir sorunu çözmek için de eleştiri şarttır ve hatta, deminden beridir dile getirdiğim yürümek bahsi için de yol göstericidir, haritadır; yeter ki tutarlı, uygun ve yeterli olsun… Sayın Bahçeli bir fiskeyle birçok tabuyu yerle bir etti. Neler bunlar hatırlayalım. Bu cumhuriyet Kürdün de cumhuriyetidir dedi, ve ‘Kürt kökenli’ inkarını dil ve resmi söylem alanından defetti. Sayın Öcalan’ı Meclis'e davet etti. “Kurucu Önder” kavramını kullandı. En önemlisi “Geleceği birlikte kuralım,” dedi. Bunun yarısını söyleyen herkese teşekkürü bir borç bilirim.
Barış, sizin için siyasi bir mesele olduğu kadar da…
Soruyu bir cümleyle tamamlayayım: Barış, herkesin kendi hayatını yaşamasıdır… (TY)
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.